Salı, Mayıs 27, 2008

Yedik, içtik, güzelleştik

Geçtiğimiz Pazar Heybeliada'daydık üç çift. Aslında piknik planını yaparken 4 çifttik ama Asunaz'ın eşinin patronu pazar gününe de iş koyunca Asunaz'ın da keyfi kaçtı ve gelmek istemedi son anda. Haliyle ertesi gün için yaptığımız hazırlıklıkları yeniden gözden geçirmemiz ve elememiz gerekti. Yoğun bir mesaj ve telefon trafiğinden sonra yoluna girdi her şey. Tabi bu arada hala Asunaz'a gel ısrarı da devam etti. Neyse efendim cumartesi günü evdeydim ve temizlik yaptım, akşamüzeri de piknik için hazırlık yaptım. Gel gelelim o kadar çok yoruldum ki bütün bunları yaparken ertesi gün nasıl kalkıp gideceğimi düşünmeye başladım kara kara. Neyse ki korktuğum olmadı. Sabah cin gibiydim ve hemen kısa sürede organize olarak son hazırlıkları da yapıp hatta mini bir kahvaltı bile hazırladıktan sonra Böcük'ü bekledim. O da hazırlandıktan sonra koyulduk yola. Hava da o kadar güzeldi ki, ne sıcak, ne de serin. Diğer arkadaşlar buluşma noktamız olan Kabataş'a arabayla gelmişlerdi, bizde tramvayla onlara katıldık. Yaklaşık bir saatlik bir vapur yolculuğundan sonra adaya ulaştık. Piknik alanına yürüyelim mi faytona mı binelim kararsızlığından sonra bir kısmımız binme bir kısmımızda yürüme taraftarı oldu. Çok geçmeden yerimizi seçmiş örtülerimizi sermiş ve kurulmuştuk bile alana.




Erkekler hemen vazife bilip mangal seansına başlarken biz de bayanlar olarak diğer hazırlıklara başladık. El birliğiyle kısa sürede tatlı bir sohbet eşliğinde harika bir sofra kurduk. Midelerde bu sürede zil çalmaya başlamıştı elbette. Bir yandan birlikte ilk kez bir şeyler yapıyor olmanın verdiği heyecan, bir yandan güzel havanın ve adanın verdiği keyifle kurulduk sofraya. Mideler şenlendikçe bizimde keyfimiz daha bir yerine geldi. Ağzımız tatlandıkça dilimiz de tatlandı. Yemeğin ardından bir rehavet çöktü ki sormayın. Biz Böcük'le bu rehaveti biraz dolaşarak dağıtmak isterken arkadaşlardan bir kısmı çay içmeyi, bazıları da çamların altında keyif çatmayı tercih etti. Derken Böcük'le çıktığımız yürüyüşün başında daha gözümüze bisikletler takıldı. Ne zamandır sana bisiklete binmeyi öğreteceğim ( evet eşşek kadar ben hala bisiklete binmeyi bilmiyorum, ayıplayabilirsiniz) diyen Böcük bunu fırsat bildi. Derken başladı bir boğuşma, ben tırsıp vazgeçtikçe Böcük daha bir kararlılıkla hayır bugün öğreneceksin dedi durdu. Bilmiyorum ne kadar zaman öyle geçti ve ben yine bisiklete binmeyi öğrenemedim. :( Bende bu ödleklik varken biraz zor görünüyor zaten. Neyse artık ben yılıp Böcük yorulunca ekibin yanına döndük. Birlikte bir çay çekirdek faslından sonra bu kez nöbetleşe ada turlarına çıkıldı yine. Ben görmedim ama gittiğimizden beri civarımızda dolanan martılar mangalımızdan et bile yürütmeyi başarmışlar. Bu anı da acar fotoğrafçı arkadaşlar çekebilmişler. Bu arada bol bol fotoğraflar çekildi elbette. Ada'da Böcükle yaptığımız ikinci turumuzda Değirmenburnu denen yere gittik ve klasik fotoğraflarımızdan çekindik. Ben seni çekeyim sen beni şeklinde.

Açık havanın yedikçe yiyesini getiren atmosferinde ıslak kek ve elmalı kurabiye eşliğindeki çay faslından sonra gün akşama dönmeye başladı ve dönüş için hazırlıklar da başladı. Elbette adanın gezenti çifti olarak arkadaşlardan bol bol taş yedik bu arada. " Siz gidin gezin biz bekleriz sizi" şeklinde. Baskın basanındır hesabı ben de gezeceğiz dediniz de hayır mı dedik şeklinde mukabele ettim bu çıkışa karşılık. Altı kafadar pazar gününe yaraşır bir tembellikte geçirdikten sonra günü dönüş için yola koyulduk.


Heybeliada pikniğinden notları buraya da düşmem gerek.


Sanırım iyi bir ekip olduk biz ve devamı gelecek bu toplaşmaların hatta şimdiden iş çıkışı Haliç'te çay sefası için planlar yapıldı bile. Yetmedi çiçeği burnunda evliler S. ve Y'nin evinde film seansına karar verildi, filmi ben seçecekmişim... :).

S.'da arkadaşım çok methettiği tava böreğini şanssızlık eseri yakınca ve bize yanık börek yedirince, ikinci bir börek sözü verdi, bekliyor ve ona güveniyoruz.


En kısa sürede H. ile Ö'in evine ziyarete gidilecek. Ne de olsa yeni evlendiler!


Ben sanırım bisiklete binmeyi öğrenemeyeceğim çünkü hala bile korkudan bacaklarım titriyor. Gerçi Böcük bana öğrendin diyor ama.


Böcük yine herzamanki gibi giderken ne kadar nazlandıysa gün boyu ve sonrasında o kadar mutlu ve memnundu ve bana sürekli senin arkadaşların ne kadar iyiler dedi durdu. Onun mutluluğu benim mutluluğum ne de olsa. :)


Daha önce hep Büyükada'ya gitmiş biri olarak Heybeliada'yı çok beğendim ve Y.'nin de dediği gibi daha çok adaya benziyor sanki. :) Orada yaşayanlar kıymetini biliyorlardır umarım.


Ayrıca küçük desemde yine de epey büyük olan adada 4 kiliseye karşılık sadece bir tane ve minicik bir mescidin olması içimi burktu yine de.

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

Güzel şeyler...

Taraf Gazetesi'nin arka sayfasındaki Marcel Proust'tan esinlenme 20 soruluk röportaj köşesini keyifle takip ediyorum ilgimi çeken kişiler olduğu sürece. Bugün Fuat Keyman'a sorulmuş 20 soru. Her soruya mütevazı bir bilgelik edasında cevaplar vermiş. En çok "En sevdiğiniz kelime sorusuna verdiği, "Ömer'in hojam" deyişi cevabına, ve kahramanınız kim sorusuna verdiği "Edward Said" cevaplarını beğendim. Tamamı da hoştu.

Bir iki güzellik...

Böcük iş için yurt dışı ve yurt içi ne zaman seyahate çıksa, dönüşte mutlaka benim gönlümü almak için ufak da olsa hediyelerle, gitttiği yere göre değişen ama hep sevdiğim şeylerden alarak döner. Dün iş çıkışında eve gidince yine fotoğraf aşkım tuttu ve ne çeksem diye düşünürken aklıma Böcük'in İsviçre seyahatinde ve Midyat gezisinde bana aldığı takılar geldi. Güneşin geç batışını da fırsat bilip geçtim bencere kenarına ve kurdum tezgahı. Siyah fon hazır, makine hazır, objeler hazır. Sanırım bir iki saate yakın çekim yaptım. Tabi üşenip tasarladığım birçok plandan yine vazgeçtim ya da erteledim. Neyse efendim ortaya bir iki güzel kare çıktı sonuçta.
Bende daha önce buraya eklemediğim bu güzelliklerden bir kaçını buraya koyayım ve sergileyeyim istedim. Aslında takılarla takmak konusunda pek aram yoktur çünkü sıkıntı verir. Hatta alyansımı bile bazen çıkartasım gelir o kadar yani. Ama beğeni konusunda ben de bütün kadınlar gibi takılara bayılırım, takmasam da her zaman, arada bir takıp gönlümü hoş etmişliğim vardır. Elbette takıları benim için en özel yapan da onu sevgili eşimden almak oluyor. Üstte İsviçre'den gelirken aldığı bileklik ve alttaki resimde de Midyat'tan aldığı telkari küpeler ve kolye var.

Salı, Mayıs 20, 2008

Son durum

Haftasonu yorgunluğuma dün akşamki performansımda eklenince yemekten sonra neredeyse yorgunluktan bayıldım desem yeridir. Çünkü Böcük eve geldiğinde ben hala mutfaktan çıkamamış haldeydim. Dünkü menüm biraz birbirinden alakasızdı ama yine de sayayım. Taze fasulye, mercimek köftesi, ev yapımı çilek suyu ve tatlı yerine elmalı kek. Ne zamana kadar kanepede uyuduk bilmiyorum ve nasıl yatağa gitmeyi başardık. O derece bir yorgunluk hali yani. Ama dün eve gittiğimde kapıyı açtığımdaki temizlik kokusunu da hiçbir şeylere değişmem doğrusu yine de.
Bu arada gercekten artık tatil yapmak istiyorum. Ne zaman mümkün olur acep? İş yerindeki herzamanki gibi yaza sarkan abuk birtakım işlere bakarsam zor gibi bu yakınlarda ama bende de enerji kalmadı pek... Hayırlısı bakalım!

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

Haftasonum

Dünden kalmayım. Bu pazarı Böcük'le bahar temizliğinin ilk günü ilan etmiştik. Cumartesiden hazırlıklara başladık. Öncesinde Asunaz'la Taksim'de küçük bir fotoğraf gezisi yaptıktan sonra Böcük'le buluşup ev için alışveriş yaptık. Bana göre gerekli, Böcük'e göre ise olsa da olur olmasa da şeyleri aldıktan sonra evin yolunu tuttuk. Böcük bitmesine üzüldüğü dolmaların son porsiyonunu da midesine indirdikten sonra çay faslına geçtik. Bu arada film izleyelim mi dedim, olur iyi fikir dedi bana katılarak. İlk seçimimizdeki hüsrandan sonra Bakış Açısı isimli Lost'taki Jack'in oynadığı filmi izlemeye karar verdik. Film ilk başta kurgusuyla dikkat çekiyor ama bir süre aynı kurgu tekniği bıkkınlık vermeye başlıyor. Hikaye ise son derece klasik başkanın adamları kıvamında. ABD başkanına suikast düzenleniyor ve sadık adamı yine onu kurtarıyor. Filmin bana göre tek artısı aksiyon sahnelerinin ustalıkla kotarılmasıydı o kadar.
Pazar sabahına uyandığımızda Böcük'üm bir gün önceden söylediği gibi temizlik olayına girişmişti bile. Bana sen uyu ben yaparım demesine rağmen ben de onunla birlikte giriştim işe, bencereler silindi, perdeler yıkandı, süpürüldü, silindi, kilolarca çamaşır yıkandı ve ütülendi. Bu arada yemek için dışarı çıkıldı, hatta yetmedi Böcük bir arkadaşının nikahıhı bile aradan çıkardı. Onun olmadığı saatlerde ben ütü müzik ikilisiyle başbaşaydım. İşlerimizi bitirdiğimizde saat zaten 23 olmuştu. Biraz da doğal yetenek Kibariye'nin Popstar'daki performansını izledikten sonra uyku vaktimiz geldi çattı. Yorgun ama muzaffer asker edasında yatağımıza gittik ve bir tatil sabahına daha iki yılmaz yorulmaz proleter edasında uyandık. Bazen mesai arkadaşlarımdan, evde o kadar çok yorumuyorum ki işe dinlenmeye geliyorum diyenler oluyor. Bugün onlara hak vermeden edemedim. Ütü yapmaktan ve ovmaktan kollarım tutulmuş durumda ve tatil günü olduğu için de sakin geçen mesaimi dinlenerek tüketiyorum sanırım. Böcük benim kadar şanslı değil sanırım ama... Üstelik bu temizlik işlerinin sadece birinci bölümüydü, daha yapılacak çook iş var...

Bugün dilime bu şarkı takıldı

Cuma, Mayıs 16, 2008

Maceracı Ahimsa ve Ev Böcüğü

Hayatını plan plan yaşayan biri değilimdir lakin, vaktimizin çoğunu iş hayatının gereksiz teferruatları doldurunca geriye kalan zamanları da insan en verimli şekilde geçirmek istiyor. Ne bakımdan mesela, hayatın gerçek akışını yakalamak, bitmek bilmeyen ev işlerini düzene koymak (ki bu en zoru bence), sevdiklerimiz ile birlikte güzel zamanlar geçirmek, bir şeyler paylaşmak, yeni yerler keşfetmek ya da sevdiğimiz yerleri yeniden ziyaret etmek, anıları tazelemek gibi. Elbette buna keyif veren hobileri, uğraşları, küçük lezzet kaçamaklarını da eklemek gerek. Amma velakin bütün bunları ilk cümledeki gerçeklik kaplayınca plan yapmak da günümüz hiçbir şeye zaman yetiremeyen ve sürekli erteleyen insanı için kaçılınmaz oluyor. Aslına bakarsanız benim gibi kafama koydum mu yaparım, ya da kafama estimi giderim tarzı yaşayan insanlar için en güzel plan o anda yapılandır ama hayatın başka türlü de yaşandığını öğrendiğimiz evlilikle birlikte benim için de hayatın ritminde ufak tefek değişmeler başlamış oldu. Böcük kişisel kararlarında son derece eminken, yapılacak, edilecek, kafa yoran mevzularda son derece ertelemeci ve hatta mümkünse hiçbir şeyle uğraşmamacı bir kişiliğe sahip. E haliyle bu iki zıt karakter bir araya gelince sürüyle güzellik ortaya çıkarken aynı zamanda da anlaşmazlıklar çıkmıyor değil. Örneğin haftasonları ne yapılır mevzu geçen beş yıla rağmen hala bir çözüme ulaşmış değil. Böcük'e sorarsanız, uyunur, dinlenilir, yine uyunur, kitap okunur, yemek yenir vs şeklinde. Elbette bazen de çok yormayan kısa geziler, şehir içi turlar yapılabilir. :) Benim gibi evvel ömrü tazı gibi dolanarak geçen birisi içinse bunlar çok yetersiz ve hatta yavan kalıyor çoğu zaman. Elbette bu da hayat gibi tekdüze bir durum değil, örneğin yine de buna rağmen çok hareketli pazarlar de geçirmiyor değiliz. Ya da nadir de olsa benim de evde geçirmek istediğim pazarlar yok değil. İŞin sırrı yine de sevgi ve empatiden geçiyor neticede. Biraz ben ona uyum gösteriyorum, birazda o bana ortayı buluyoruz zor olsada bazen bu. Ama son zamanlarda bir aile geleneği edindik bundan ikimizde çok memnunuz şu aralar. O da pazar sabahları erken uyanıp güzel havaları da fırsat bilip sahile doğru yaptığımız yürüyüşler ve ufak geziler. Beraber yol boyunca kurduğumuz güzel hayaller, dönüş yolunda lezzet duraklarımıza uğrayıp mükellef bir kahvaltı için nevale toplamalar. Bu pazar da bu söylediğimi yaptık Böcük'le, güne harika bir başlangıçtı ikimiz için de, ama sonrasını ayrı geçirdik ender rastlanan bir şekilde. Ben çok sevdiğim bir arkadaşımın yeni doğan kızını görmeye gittim yine çok sevdiğim birkaç arkadaşımla. Böcük'se yine bildik programına uydu, evdeydi. Ancak bu kez yanında ben olmadığımdan mı bilmem ( en azından bana öyle söyledi) o kadar çok sıkılmış ki, neredeyse saat başı beni arayıp bir yandan da rahatsız etmenin verdiği eziklikle, ne zaman geleceksin, çok sıkıldım diye yakındı durdu. Nereden nereye geldi bu yazı... Evlilik böyle bir şey işte. İnişli çıkışlı, ama onsuz olamayan, yapılamayan bir şey... Tarifi yok. Büyük keyif...

Perşembe, Mayıs 15, 2008

Cici Elbisem ve Ben


Madem siftahı yaptık sabah sabah devam edelim bakalım. Aslında tarihe not düşmek babında buraya yazmak istediğim ama yine tembelliğimden bir türlü yazamadığın beni çook mutlu eden bir paket aldım geçen hafta.

Salı toplantılarından mutlu mesut eve döndüğümde Böcük'ü bir paketle beni bekler halde buldum. Kahire'de oturan kaynım ve sevgili eşi bana içinde harika şeyler olan bir paket göndermişler. Ama sadece bana olmasından dolayı biraz bozulan Böcük'ün de gönlünü almak için olsa gerek araya çok şık deri bir cüzdan sıkıştırıvermişler onun için de. Geriye kalanları saymaya kalkarsam çok uzun ama hepsi de tipik Mısır ve Mısır medeniyyetini hatırlatan birlirinden şık süs eşyaları, biblolar ve sanırım koku ve sürmedanlık olarak kullanılan birbirinden şık rengarenk minik şişeler. Elbette benim için hepsi çok değerli ama içlerinden biri varki beni tam kalbimden vurdu. Nedenine gelince, Mısır'a gittiğimizde neredeyse çarşının altını üstüne getirip çok istememe rağmen üzerime göre bir otantik elbise bulamayışım sadece benim değil kaynım ve eşinin de içinde yer etmiş belli ki. Onlar da yılmayıp üşenmeyip, nasıl olupta tahmin ettiklerini çözemediğim şekilde, hem zevkimi bütünüyle yansıtan, hem de üzerime cuk diye oturan çok şık bir elbiseyi bana göndermişler. O kadar mutlu oldum, o kadar sevindim ki. Hem elbisenin bu kadar güzel olmasına hem de bana bu kadar değer veren akrabalarımın olmasına çok sevindim. Bıcır bıcır yeğenlerimle birlikte onlara mutlu ve huzurlu bir hayat diliyorum, dualarım onlarla, teşekkürler...

:)

Hem tembelim, hem pasaklı, hem şişko, hem de sakar...
Evet bugünlerde tam olarak bunlarım ben. Tembelim çünkü her gün post sayfasını açıp öyle bakıp bakıp sonra bir bahaneyle boş boş bırakıp gidiyorum sayfayı, pasaklıyım çünkü evde artık tozlar uçuşmasına, ev kendinden geçmesine rağmen umursamıyor ve temizlik yapmak için havaların biraz daha güzelleşmesini bekliyorum. o da benim pasaklılığımla el birliği etmişyçesine habire bozuyor, yağıyor, esiyor. Şişkoyum çünkü bitmek bilmeyen bir iştahla yiyorum uyanık kaldığım her an. Eskiden bu kadar pispogaz değildim ben ne oldu bana acaba diye de soruyorum kendime bir yandan. Gelin misali, hem kızıyor, hem yiyorum... :) Bir ara kontrollü yemeye başlamıştım. Yesem de daha sağlıklı şeyler yemeye gayret ediyordum, ama son bir haftam tam anlamıyla bir facia. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de sakarlığım azdı bugünlerde. Her ütüde mutlaka bir yerimi yaktığım zaten önceki postlardan birinde mevzubahis edilmişti, ama bu kez yanıklara, çarpmalardan kaynaklanan morlukları, çizikleri de eklemem gerek. Bunun dışında özellikle iş yerinde tutan sakarlıklarım anlatılır cinsten değil. Çay koyarken fırlayan dönen fincanlar, enteresan bir şekilde havada uçuşan kağıtlar, delgeçin içini boşaltayım derken ofisin ortasına bütün çöpleri saçmalar ve daha neler neler... Birine kırk gün deli dersen deli olurmuş derler, bunlar yetmiyormuş gibi birde sakarlıklarımı sürekli anlatır oldum ya. Ne oluyor bana. Böyle işte durum bu. İşten fena halde sıkıldım. İş yerinin bugünlerdeki tek eğlencesi ise geçen gün yaptığımız ilkel fondü aletiyle çilekli fondü sefasıydı. Nasıl yani diye sormayın, deneyin derim. Yaratıcılıkta sınır tanımayan ofis çalışanları var bu alemde.
Bu yazının özeti aslında tatil yapmak istiyorumdur. Nokta

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Kardeşim A.


Kardeşimi salı sabahı yolcu ettim. Deli dolu, sakınmayan, çekinmeyen, kendine göre doğruları olan ama o doğruları çoğu zaman etrafıyla uyuşmayan, bu yüzden çoğunlukla çevresiyle ve hayatla sorunlu bir ilişkisi olan kardeşimi bu defa öncekilere göre çok daha uyumlu gördüm. Eski günlerimize ve eski günlerimizdeki ilişkimize kıyasla, ufak tefek sorun ve arızalara rağmen daha iyi olduğumuzu gözlemledim. En azından bu kez ikimiz de ağlamadık ve birbirimize bağırmadık. Birbirini bu kadar çok seven, özleyen, ama bu kadar da ayrı düşünüp, ayrı yaşayan bir abla kardeş daha var mıdır bilmiyorum. Eskiden ben lise ve özellikle üniversitedeyken ve o ilk gençliğin en deli dolu zamanlarını yaşarken, bir araya geldiğimiz ilk saatlerde daha kıyasıya kavgaya tutuşur, çoğu zaman da şiddetli bir şekilde sona ererdi kavgalarımız. Bundan en çok şikayetçi olansa elbette ikimize de sözünü geçiremeyen annemdi. Biz ise kavganın sonrasında bir süre birbirimizden uzak kalır, çok geçmeden sanki hiçbir şey olmamış gibi sevgi böcüğü olur bir sonraki tartışmaya kadar gül gibi geçinir giderdik. Sonraki yıllarda da araya giren mesafeler ve özlemler bu tartışmaları malesef dindiremedi. Hatta günlük konulardaki tartışmalar zaman geçtikçe çok derin ve ciddi konulara geldi dayandı. Ama ne o doğru bildiklerinden saptı, ne de ben ısrarlarımdan vazgeçtim. Yine de onu çok sevdim ve hep sevdim. Bütün ailenin sırtını döndüğü, görmezden geldiği çok zor zamanlarda bile sevdim. Çünkü dedim eğer ben de sırtımı dönersem, bizden iyice uzaklaşacak ve ben onun yokluğuna, özlemine, eksikliğine asla dayanamayacağım. Ya da o biz direttikçe daha da diklenip, daha da uçlara gidecek.


Öyle de oldu, ailede herkes rolünü oynadı. Ben dayanamadım, aramıza giren maddi manevi mesafeler hep özlemimi arttırdı, hiç azaltmadı. Yine de eskisine oranla son yıllarda daha iyiyim, daha iyiyiz birlikteyken. O yine deli dolu, tutarsız, uçuk kaçık kardeşim benim, ama ben artık daha sabırlı, daha sakinim. Belki o da artık beni sırf üzmemek için bile olsa artık daha az tepkili çıkışlarıma, susarak geçiştirsede çok şeyi.


Hayat hep zordu onun için, hala da öyle, fakat hayatla bütün geçimsizliğine ve uyumsuzluğuna rağmen, yine de onu artık hayata daha sıkı bağlayan nedenleri var. Ve görüyorum ki bu nedenler onu daha hayat dolu, daha istekli, daha neşeli hale getirmiş. Mutlu oldum bunu gördükçe.


Onu yolcu etmeme izin vermediği için hala kızgın olsam da anlıyorum. ÇIsrar ettiğimde, çünkü dedi, yolcu etmenin belki yine de keyifli yanı var sen kalansın çünkü, ama bırakıp gitmek o kadar zor ki, işte o yüzden istemiyorum, gelme.


Elinden düşürmediği iki şey vardı yine yanında, onlarsız yapamadığı kitapları (Pavez ve V. Wolf biyografisi) ve ona çok yakıştırdığım masum umutları... Güzel bir haftaydı, birlikte çok şey yapıp paylaşmasak da, sıradan bir günde sıradan meşgaleler arasında yanımda olması, yanında olmak çok güzeldi. Özledim, özlemişim....