Erkekler hemen vazife bilip mangal seansına başlarken biz de bayanlar olarak diğer hazırlıklara başladık. El birliğiyle kısa sürede tatlı bir sohbet eşliğinde harika bir sofra kurduk. Midelerde bu sürede zil çalmaya başlamıştı elbette. Bir yandan birlikte ilk kez bir şeyler yapıyor olmanın verdiği heyecan, bir yandan güzel havanın ve adanın verdiği keyifle kurulduk sofraya. Mideler şenlendikçe bizimde keyfimiz daha bir yerine geldi. Ağzımız tatlandıkça dilimiz de tatlandı. Yemeğin ardından bir rehavet çöktü ki sormayın. Biz Böcük'le bu rehaveti biraz dolaşarak dağıtmak isterken arkadaşlardan bir kısmı çay içmeyi, bazıları da çamların altında keyif çatmayı tercih etti. Derken Böcük'le çıktığımız yürüyüşün başında daha gözümüze bisikletler takıldı. Ne zamandır sana bisiklete binmeyi öğreteceğim ( evet eşşek kadar ben hala bisiklete binmeyi bilmiyorum, ayıplayabilirsiniz) diyen Böcük bunu fırsat bildi. Derken başladı bir boğuşma, ben tırsıp vazgeçtikçe Böcük daha bir kararlılıkla hayır bugün öğreneceksin dedi durdu. Bilmiyorum ne kadar zaman öyle geçti ve ben yine bisiklete binmeyi öğrenemedim. :( Bende bu ödleklik varken biraz zor görünüyor zaten. Neyse artık ben yılıp Böcük yorulunca ekibin yanına döndük. Birlikte bir çay çekirdek faslından sonra bu kez nöbetleşe ada turlarına çıkıldı yine. Ben görmedim ama gittiğimizden beri civarımızda dolanan martılar mangalımızdan et bile yürütmeyi başarmışlar. Bu anı da acar fotoğrafçı arkadaşlar çekebilmişler. Bu arada bol bol fotoğraflar çekildi elbette. Ada'da Böcükle yaptığımız ikinci turumuzda Değirmenburnu denen yere gittik ve klasik fotoğraflarımızdan çekindik. Ben seni çekeyim sen beni şeklinde.
Açık havanın yedikçe yiyesini getiren atmosferinde ıslak kek ve elmalı kurabiye eşliğindeki çay faslından sonra gün akşama dönmeye başladı ve dönüş için hazırlıklar da başladı. Elbette adanın gezenti çifti olarak arkadaşlardan bol bol taş yedik bu arada. " Siz gidin gezin biz bekleriz sizi" şeklinde. Baskın basanındır hesabı ben de gezeceğiz dediniz de hayır mı dedik şeklinde mukabele ettim bu çıkışa karşılık. Altı kafadar pazar gününe yaraşır bir tembellikte geçirdikten sonra günü dönüş için yola koyulduk.
Heybeliada pikniğinden notları buraya da düşmem gerek.
Sanırım iyi bir ekip olduk biz ve devamı gelecek bu toplaşmaların hatta şimdiden iş çıkışı Haliç'te çay sefası için planlar yapıldı bile. Yetmedi çiçeği burnunda evliler S. ve Y'nin evinde film seansına karar verildi, filmi ben seçecekmişim... :).
S.'da arkadaşım çok methettiği tava böreğini şanssızlık eseri yakınca ve bize yanık börek yedirince, ikinci bir börek sözü verdi, bekliyor ve ona güveniyoruz.
En kısa sürede H. ile Ö'in evine ziyarete gidilecek. Ne de olsa yeni evlendiler!
Ben sanırım bisiklete binmeyi öğrenemeyeceğim çünkü hala bile korkudan bacaklarım titriyor. Gerçi Böcük bana öğrendin diyor ama.
Böcük yine herzamanki gibi giderken ne kadar nazlandıysa gün boyu ve sonrasında o kadar mutlu ve memnundu ve bana sürekli senin arkadaşların ne kadar iyiler dedi durdu. Onun mutluluğu benim mutluluğum ne de olsa. :)
Daha önce hep Büyükada'ya gitmiş biri olarak Heybeliada'yı çok beğendim ve Y.'nin de dediği gibi daha çok adaya benziyor sanki. :) Orada yaşayanlar kıymetini biliyorlardır umarım.
Ayrıca küçük desemde yine de epey büyük olan adada 4 kiliseye karşılık sadece bir tane ve minicik bir mescidin olması içimi burktu yine de.