Salı, Şubat 24, 2009

Benjamin...

Dün akşam altın kızların annesi olan E. ile bir kaçamak yaparak sinemaya gittik. Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi, hem konusu itibariyle hemde bütün filmlerini büyük bir ilgi ve beğeniyle izlediğim David Fincher'in filmi olduğu için günlerdir gitmeyi planladığım bir filmdi. Hatta sırf bu nedenle elime gelen korsan kayıtlarınıda reddettiğim... Buradan korsan kayıtların hepsini reddetmediğim sonucu da çıkıyor elbette ve bu itiraftan da büyük bir utanç ve üzüntü duyuyorum. Malesef bu yine de gerçeği değiştirmiyor. Evet bende korsan film izliyorum ne yazık ki.

Başta Böcük'le gitmeyi planlamıştık ama E. ile de bir sinema planı yaptığımızda en uygun akşamın dün akşam olduğuna karar verince, Böcük'de bunu büyük bir anlayışla karşıyalarak bizi başbaşa bıraktı. E. ile film zevklerimiz büyük oranda tutuyor ve aslında filme gitmeden daha onun sevebileceği bir film olduğunu tahmin etmiştim. Tahminimde de yanılmadığım için mutlu oldum.

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi Amerikalı ünlü yazar F. Scott Fitzgerald’ın kısa bir hikayesinden yola çıkılarak senaryolaştırılmış. Hep farklı hikayelerin peşinde ve bunları başarıyla sinemaya yansıttığına inandığım Fincher bir önceki filmi Zodiac gibi yine zorlu bir hikayede karar kılmış ve yine zor olanı seçmişti. Hem teknik anlamda hem de alışılagelmiş algılardan yola çıkarsak ortaya çıkan eserin ne kadar beğenisi zor bir iş olabileceğinide tahmin etmek güç değil. Yine de bir kriter olarak bakıldığında her zaman tartışmalı seçimler yaptığını düşündüğüm Oscar için ne yalan söyleyeyim yine de ümitlenmiştim filmi izlemeden önce. Oscar ödüllerinin açıklandığının ertesi günü filme gitmemi de bu anlamda çok yerinde buldum. Filmi izledikten sonra da bir kere daha aynı sonuca vardım. Hernekadar Slumdog Millionaire filmini çok beğenmiş ve Oscarlık bir film olarak görmüşsem de, filmi izledikten sonra yine Benjamin Button filmine haksızlık yapıldığını düşündüm. Hayatı tersinden yaşayan bir adamın yaşamının anlatıldığı filmde bütün yaşlardaki karakteri kendisi canlandıran Brad Pitt'in performansı ve kimi zaman insanı ürpertici senaryosuyla etkileyici bir yapımdı. Kimi zaman bazı bölümlerinde gerektiğinden fazla uzatılmış hissi veren yerleri olsa da sonuç itibariyle ben filmden çok etkilendim ve beğendim. Hiç kuşkusuz Oscar'da çok daha dişe dokunur ödüller alabilirdi diye düşündüm. Ama Oscar kesinlikle sadece sinemasal kaygılarla verilmiş bir ödül değil. Bununla birlikte dünya dengelerinin fazlasıyla gözetildiği siyasi bir arena gibi. Böyle kabul edip, gördükten sonra geriye bu muhteşem şovu sadece bir şov olarak izlemek kalıyor. Bende öyle yapıyorum. Yoksa sinemanın o büyülü dünyasında gelip geçen nice hikayeler Oscar ödülünü alamasada belleklerimizde yer etmeye devam ediyor... Benjamin Button'un hüzünlü ve sıradışı hikayesi de bir süre daha belleğimde hayat üzerine düşünmelere paralel olarak kalacak gibi.

Filmde beğendiklerim: Benjamin'in kendi çocuğu gibi sahiplenen huzurevi hemşiresi zenci kadının oyunculuğuna bayıldım. Cate Blanchet'in filmdeki duru güzelliğine ve kostümlerindeki zerafete bayıldım. Benjamin'in babasının göl kenarındaki muhteşem manzaralı evine bayıldım.
Beğenmediklerim: Filmedeki Benjamin ve Daisy'nin biz çook aşığız biz çok coooluz tarzındaki anlatımların olduğu bölümleri fazla uzun ve gereksiz buldum. Daisy'nin kimi bölümlerdeki kaprislerini abartılı buldum. Ölüm döşeğindeki Daisy'nin kızının okuduğu anılara paralel ilerleyen filmde filmin sonunda kadının öldümü kaldımı ne oldu sorusu havada kaldı. Yönetmen o kadar uzattıktan sonra onuda bir yere bağlamalıydı bence. Pearl Horbor bombardımanın olduğu kısımlar titanikvari kalmış filmin içinde yani biraz sırıtmış.

0 yorum: