Cumartesi, Ocak 31, 2009

8. Gün

Bugün bir haftası doldu. Bu dünyadan ebedi aleme göçeli bir hafta oldu bile. Eğer yaşıyor olsaydı çok büyük bir ihtimalle çocuklarına söz verdiği gibi bugün bize misafir olarak geleceklerdi. Sevgili dayıcım, eşi ve çocukları beni ziyarete geleceklerdi. Ama olmadı, gelemediler, kısmet değilmiş demek ki. Hemde o kadar çok istemişki bu sefer yengemin söylediğine göre. Gelemeyeceğinden bu kadar çok istemiş demek ki. Ama yengeciğim madem bu kadar çok istedi o gelemese de biz geleceğiz dedi, söz verdi. Önümüzdeki hafta büyük ihtimalle bana gelecekler. Hayat ne garip. Sevdiklerimizi her zaman yanımızda tutmalı, her zaman yanlarında olmalıyız aslında. Bu vefat olayında içimi en çok acıtan da güzel geçen o kadar günler arasında yolumun üzerindeki dayımın evine gitmeyi hep ertelemişim, gittiğim gün ise artık o yoktu, gitmişti. O nedenle artık hiçbir şeyi ertelemek istemiyorum. Özelliklede sevdiklerim söz konusu olunca. Gitmek isteyince sadece gideceğim, gelmelerini istiyorsamda gelmeleri için her şeyi yapacağım. Cenazesinde o kadar kalabalığı bir arada görünce, kızdım herkese, özellikle de biz kuzenlere. Neden dedim bunca zaman bir araya gelemedik. İçimizden birisinin ölmesi mi gerekliydi bunun için. Bu yazı ben yazdıkça bitmeyecek anlaşılan, yazmaksa benim acımı daha da arttırıyor şu anda. Allahtan sonsuz rahmet diliyorum tekrar onun için. Bizlere de bu ölümden gerekli dersleri alabilmeyi.

Perşembe, Ocak 29, 2009

:(

Elim varmıyor kaç günlerdir böyle şeyleri yazmaya gelince. Her seferinde yıkılmak ve bir daha bir daha ayağa kalkmak yeniden öyle zor ki. İnsanoğlu planlar yaparken hayata dair, Allah gülermiş insanın bu haline. O gün de bir sürü plan yapmıştım. Önce hastaneye gidecek rutin kontrollerimi yaptıracaktım, ardından uzun süredir görüşmediğim bir dostumla tiyatroya gidecektim, akşamında da Böcükle başka planlar yapmıştık. Hepsi ve her şey daha hastaneye giderken otobüste annemden aldığım bir acı telefonla yerle bir oldu. Ağlıyor ve bir yandan da kulaklarıma inanamadığım bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Aklıma babaannem, anneannem, dedem, babam yani hasta ve yaşlı olarak ölümlerini kendimce daha olağanlaştırdığım herkes geldi ama hayır o başbaşka birinden, ihtimal bile vermediğim sevgili hala oğlumdan bahsediyordu. Daha gencecik olan, naif, iyi eş, iyi bir baba, iyi bir insandan, benden sadece 5, 6 yaş büyük olan ama aynı bahçede koştururken bile dayı diyerek büyüdüğümüz dayıcımdan bahsediyordu. Üflesen uçacak kadar zayıf olan dayımın kalp krizi geçirip öldüğünü söylüyordu. Hayır dedim, dayım ölemez, yalan söylüyorsun hele kalp krizinden hiç ölemez. Bir anda tıpkı yıllar önce babamın beyin kanaması geçirdiği haberini aldığımdaki gibi döndü etrafımda dünya, gözlerime yaşlar hücum etti. İçim acıdı ve yandı. Daha fazla bir şey söylemiyordu annem ölmüş diyordu sadece tekrar tekrar. Hem kendini hem beni inandırmaya çalışırcasına. Telefonu kapatmamla Böcük'e haber vermek ve bir an önce dayıma gitmek tek gayem oldu o anda. Acı haberi onunla da paylaştıktan sonra aklımda yüzlerce soru ve tarifsiz bir hüzünle yola çıkmaya hazırlanırken benim artık kimseyle konuşacak ne cesaretim ve mecalim kalmamışken eşim bu kez yaptığı telefon konuşmasındaki daha acı bir haberle yıkıldı. Ölümden daha acı haber ne olabilir diyenler için, bu belki ancak yaşandığında anlaşılabilecek farkı anlatmak isterim. Canım dayıcım eceliyle ölmemiş, hatta tam da tahmin ettiğim gibi kalp rahatsızlığından hiç ölmemişti. Tek derdi dünya güzelleri iki oğlunun rızkını kazanmak için verdiği hayat mücadelesinde yine güçlülerin dünyasında zayıf düştüğü, garip kaldığı için sabahın köründe rızkını aramak için gittiği pazar yerinde soysuz bir gencin bıçak darbeleriyle ölmüştü. Güçlüye gücü yetmeyen soysuzlar göz korkutmak için benim dayıcığımı seçmişti. Daha kahvaltı yapmak için girdiği kahvede ilk çayını yudumlayamadan, midesine çok az şey giren, her yemeği yemeyen, yediğinde üç beş lokmayı geçmeyen dayıcım aldığı poğaçalardan bir ısırık bile almamışken. Aç, yalnız, hayalleri kursağında kalarak gitmiş canım dayıcım. Bu haberle ikinci bir kez yıkıldım. İçim o an öyle büyük bir kinle doldu ki, ağzıma geleni saydım. İçimize ateş düşürenlerin de içi yansın, bizim yüreğimizi yakanların da yüreği yansın....

Sonrası yine tarifsiz bir hüzün. Cenaze evine gidişimiz akşamı buldu. Gittiğimde yengem artık bitmiş, iki pırlanta oğlu ise şoktan hala çıkamamıştı... Kime üzüleceğimi bilemedim. Türlü sıkıntılarla mücadele edip yıllar sonra ilk kez rahat gördükleri yılda eşini kaybeden yengeme mi, geride bıraktığı pırlanta gibi evladın boynu büküklüğüne mi, biri kız diğeri erkek, hayatta anneleri ve babalaları olmayan üç kardeşin içlerinden birisini kaybetmelerinin etkisiyle yıkılmışlıklarına, bir kez daha garip ve yalnız kaldıklarına mı, yoksa aynı bahçede saklambaç, yakan top vs.. oynayarak büyümüş kuzenlerin ikincisini de kaybeden bize mi, annemin annelerinin eksikliğin hissettirmemek adına kol kanat gerdiği annemin evladını kaybetmişçesine acısına mı? babamın ikinci bir kez daha hayatının baharındaki yeğenlerinden birini daha kaybedişine mi? Babaannenim bütün kardeşlerini, eşini, kızını, torununu kaybettikten sonra artık acı görmeyeyim, giden ben olayım dileklerine rağmen yine ikinci bir torununun acısıyla yıkılmasına ve ağıtlarına mı? Yoksa bir tanecik oğlunu kaybettikten sonra hayattaki bağları zaten kopmuş olan büyük halamın ölen ablasından emanet olan yeğenini de kaybetmesine mi? Hangisine üzüleceğimi bilmiyorum. Aklıma geldikçe öfkem ve hüznüm daha da büyüyor. Tek tesellim, çok masum bir ölüm onunkisi. Rızkını kazanmak için çıktığı yolda haksız ve masum bir şekilde öldürüldü. Dilerim şehit mertebesindedir, dilerim hayatın ona bütün küsmüşlüğü bir mükafat olarak dönmüştür öbür dünyada. Böyle büyük bir acıdan sonra tek tesellimiz İlahi adaletin er ya da geç yerine geleceği inancı. İyi ki müslümanız, iyi ki inanıyoruz... Yengemle aralarında geçen bir konuşma sırasında köye babamın yanına gömülmek isterim demiş ölünce. Yengem vasiyetini yerine getirmeyi uygun buldu. Toplandık bütün aile ve dayıcımı komşularından helallik aldıktan sonra Pazar sabahı son yolculuğuna uğurlamak için bu kez köye doğru yola çıktık, tıpkı şubat tatili nedeniyle bir gün önce çocuklarına yarın sabah kahvaltıya ninenizin evindeyiz diye söz verdiği gibi, aynı saatte köydeydik işte ama kahvaltıya değil, ninesinin acı ağıtları eşliğinde onu son yolculuğuna uğurlamak üzere. Son bir kez görmek istedik yüzünü... Geçim derdinin hepimizi bir yana savurduğu hayatlarla birbirimize hasret kalmak böyle bir şey işte. Bazen ölümün soğuk yüzünü bile arıyor insan, özlüyor, görmek istiyor son kez bile olsa. İmam hepimize gösterdi çok şükür. Acımızı yaşadık doyasıya, birlikte hüzünlerden fırsat bulup pek mutlu olamasakta. Canım dayıcım bıçak darbeleriyle olan bütün kanını da kaybetmişti söylenenlere göre. Zaten sarışın olan teni beyaza kesmişti iyice. Allahım ona acı, merhamet et, anne sıcaklığından uzak büyüyen bu yetimini, sonra babasını da kaybeden bu garibi, sar sakla, merhamet et, cennetine al...

2,5 yaşında daha iki kardeşiyle birlikte yetim kalan, üvey anne elinde oradan oraya atılıp duran, babaannemin evladını kaybetmesinin verdiği hüzünle hep ağıtla büyüttüğü dayıma hayat pek gülmedi aslında. Genç yaşında hasretini çektiği sıcak bir yuva özlemiyle sanırım ki erkenden evlendi. Hayat yükünü erken omuzlarına alınca bu kez geçim derdinden ona bahşedilen yetenekleri kenara koymak zorunda kaldı. Çok sevdiği konservatuarı evlatlarım için para kazanmam gerek diyerek son sınıfta bıraktı. Onlarca iş değiştirdikten, tarifsiz bir geçim derdinden sonra karı koca başbaşa vermiş uğraşmış didinmiş ve yıllar içinde başlarına sokacak bir yuva edinmişlerdi. Ramazan bayramında yeni aldıkları arabalarıyla gelince bayrama annem sanki mutluluktan uçmuştu, görüyor musun Kazım'ı, aferin araba bile almışlar kendilerine demişti. Mutlu olmuştuk hepimiz. Ama çok uzun sürmedi bu mutluluk. Yalan dünya yalancı yüzünü gösterdi bize. Eksiksiz olmuyormuş bu hayat anladık bir kez daha. Ama eksiklik çok sevdiğiniz bir yakınınız olunca başka eksikliklerin hiçbir anlamı olmuyormuş. O olmadıktan sonra hiçbir şey tam, tamam olmuyormuş öğrendik bir kez daha. Dualarınız dayıcım için olsun.

Çarşamba, Ocak 21, 2009

Bugün


Bugünlerde dışarıdan ne kadar sinir bozucu mihraklar tarafından tehdit altındaysam, içim de o kadar dingin,
mutlu, huzurlu çok şükür. İş yerimdeki gidip gelen
sinir krizlerini saymazsak eve yansıyan, evimdeki
huzuru hiçbir şeye değişemem. Ben de kendimi
envai çeşit bitki çaylarıyla, sevdiğim insanlarla
sohbet ederek ve bugünlerde özellikle
buradaki müzikleri dinleyerek terapiye
alıyorum.
Arınıyor, arınıyorum.
Yandaki fotoğrafı da birbirimizin yüzlerini bile
bilmediğimiz görmediğimiz halde her gün
okuduğumuz ya da okuyamayıp merak
ettiğimiz, yazmayınca eksikliğini hissettiğimiz,
yorum aldığımız, yorum yaptığımız, onlarla
birlikte üzülüp yine onların mutluluğuyla
mutlu olduğumuz bütün blog
arkadaşlarına hediye ediyorum...

Salı, Ocak 20, 2009

Hımmmm


Kış sebzelerinin en renklilerindendir bal kabağı. En çok tatlısını bilirim, elbette çorbasını da yapan vardır, böreğini, pastasını da. Bu her türlüsü başka bir güzel olan, sadece rengiyle bile insanı mutlu etmeye yetecek olan sebzenin bildik tatlısını geçen gün hayatımda ilk kez üzerine tahin dökerek denedim. Ve bu muhteşem ikilinin oluşturdukları lezzete bayıldım. Evet belki biraz geç öğrendim ama hala bilmeyenler varsa eğer sakın kaçırmayın... Hımmmmm enfes bir tad tahin soslu kabak tatlısı.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Pazar kahvaltısı, Dali, Böcük, Nar

Dün sürprizlerle dolu bir gündü. Cumartesi akşamından Ekolojik Ürünler Fuarı'na gitmek üzere plan yapmıştık önce Böcükle. Sabah kalkıp da mahmurluğumuz atana kadar öğlen oldu. Derken havanın güzelliğine vurulup kahvaltımızı yapıp hemen çıkalım diye davranmıştık ki ben telefonumda bir mesaj gördüm. Canım Nar beni Emirgan'a ve Dali sergisini gezmeye davet ediyordu. Aslında zaten bir plan yaptığımız için önce tereddüt ettim, aslında Nar'a hayır demek de gelmedi içimden uzun süredir görüşmediğimiz için. Böcük'e ne yapsak acaba bilrikte Dali sergisini gezmeye mi gitsek dedim. Böcük'ün verdiği tepkiyle onun kararını çoktan verdiğini anladım. Meğer Böcük'ün canı hiçbir yere gitmek istemiyor ve beni kırmadan acaba nasıl bu işten kurtulurum diye planlar yapıp duruyormuş. Bana hemen "Aaa siz gidin gidin arkadaşınla, hem sen çok istiyordun bu sergiyi görmeyi, beni merak etme bulurum yapacak şeyler deyiverdi. Ben daha kahvaltımdan ilk yudumlarımı alırken kararımızı çoktan vermiştik bile. Ben Nar ile Dali'yi gezmeye

gidecektim, O da çoktandır ertelediği ayakkabılarını almak için mağaza mağaza gezecekti. Ti diyorum çünkü tam da kesinlikle ihtimal vermediğim gibi Böcük akşama kadar hiç evden çıkmadan evde tembellik yaparak gününü geçirdi. Arada yaptığımız telefon görüşmelerinde sesi o kadar mutlu geliyordu ki, hele kendime omlet bile yaptım derken deymeyin keyfime edalarındaydı. Nar ile biz ise felaket bir trafikten sonra iki saatte ancak Emirgan'a varabildik. Soğuğa, trafiğe ve inanılmaz sıraya rağmen çok şükür müzeye girmeyi başardık. Uzun süredir görmediğim tatlı arkadaşımla bizi hiçbir şey yıldıramadı. Yolculuk da dahil hepsinden keyif ala ala gezdik. Bir buçuk saati aşan bir sürede sergiyi gezdikten sonra çıktık. Zil çalan karınlarımıza müzenin hemen yan tarafındaki Sütiş'te bayram ettirdikten sonra yine mutlu mesut boş ve sıcak otobüsümüze bindik ve evlerimize dağılıştık. Sütiş'te yemek kısmını abartınca tatlılara ağzımızın suyu akmasına rağmen yer kalmayınca bir dahaki sefere önce tatlı yemeye ve yer kalırsa da yemek yemeye karar verdik. Böcük mutlu, biz mutlu bir gündü esasında ama yine de Böcük'e beni sattın tarzındaki sitemlerimi etmekten geri durmadım. Nemelazım alışkanlık falan yapar bu istisnalar, fena olur sonra. :)

Ay nasıl bir post oldu bu böyle, Dali sergisi diyorum hala bir cümle kurmamışım sergiyle ilgili. Hemen başlıyorum. Salvador Dali ve en yakın dostlarından Luis Bunuel ve sürrealizm akımı üniversitedeyken reklamda sanat akımları konulu bir ödevimin ana başlığını oluşturuyordu. Dolayısıyla yıllar önce sürreealizm akımının ne olduğu, hem resimde sinemada, hem de reklam ve pazarlama alanında örnekleri kosununda epey bir araştırma ve okuma yapmıştım. Çok sevdiğim bir tür diyemesem de, en azından benim ilgimi çeken bir başlık olduğu kesin.
Bununla birlikte benim için nostaljik bir yanı da olan ve aylardır devam eden Dali sergisine sürekli gitmek istediğimden dem vurmama rağmen yolumu düşürüp gidememiştim. Nar'ı bu girişiminden dolayı kutluyorum.
İyi ki varsın Nar, sevgili arkadaşım.

Dali'nin tablolarına karşı birkaç istisnası hariç hiçbir zaman büyük bir beğeni ile yaklaşmamıştım. Ancak dün de bir kez daha anladım ki, Dali gerçekten de büyük bir yetenek ve zeka pırıltısına sahip. Çalışmalarının istisnasız hepsinde inanılmaz bir zeka, yaratıcı bir düşünce ve hayran bırakan bir kılı kırk yarma durumu ve emek var. Belki tabloları wavvvvv dedirtmiyor ama kesinlikle saygı uyandırıyor. Birde sevgilisi Gala'ya duyduğu büyük aşk bütün eserlerinde hissediliyordu, bundan çok etkilendim. Bu ayın sonunda sona erecek olan sergiden malesef cep telefonum elverdiği ölçüde birkaç fotoğraf çekebildim. En çok beğendiğim tablolara gelince, Yorgun Don Kişot, Meryem Ana, Öldüren Hatıralar, Birbirlerini Yiyenler, Neron'un Burnu ile Dali'nin 6 adet ayna kullanarak yaptığı Gala'nın saçını tararken ki tablosuydu.

Cuma, Ocak 16, 2009

Pembe

Altın kızlarla randevumuz süper geçti. Yedik içtik bol bol sohbet ettik. Onlara diktiğim etekleri gösterdim, şanssızlık yaşadığım cheescake ve haşhaşlı çörek ile kumpir salatası ikram ettim. Cheescakim biraz fazla pişmiş çöreklerimde kuru olmuştu. Dedim ya şanssızlık peşimi bırakmadı o akşam. Ama beğendiler sağolsunlar yine de. .:) Gecenin sonunda küçük bir kaza atlattık bir de, Ama kazanın kendisinden çok, altın kızların anne olanının paniğiydi bizi üzen. Yine gelin altın kızlar. Sizi çok seviyorum ben.

Bu bebek de nereden çıktı diyenler için bir açıklama. Ara ara nükseden hamaratlık günlerimde yaptığım bir bebek bu. Bir gazetenin ekinde görmüş ve çok beğenmiştim. Evdeki ipler de değerlenir diyerek başlayıp kısa sürede örmüş bitirmiştim. Ancak iş süsleme kısmına gelince tembelliğim tutmuştu ve uzun zamandır dolapta bekliyordu. Gazze yararına kermes düzenleneceği haberini duyunca aklıma ilk o bebek geldi. Kermese vermek üzere hemen dolaptan çıkartıp bütün süslemelerini akşam bir çırpıda yapıp bitiriverdim. İsmini de Pembe koydum. Tamamen el yapımı ve sağlıklı malzemelerden üretilen bu bebeğin umarım onu çok seven bir sahibi olur. Ve umarım elde edilen gelirle Gazze'deki bir bebeğin yüzü gülebilir... Not: Fotoğraf ofiste benim koltuğumda çekildi.

Perşembe, Ocak 15, 2009

İçimize şeytan kaçmış gibiyiz. Her şeyden kötü bir mana, her hareketten bir anlam, her sözden bir kasıt peşindeyiz. Ne peşin hükümlü, ne aceleci, ne pervasızız. Pis pis bakıp durma öyle... Öğrendim ki pis pis de bakılabiliyormuş, bakabiliyor muşum ben.

Çarşamba, Ocak 14, 2009

Olay mahallindeyim.

Bugün altın kızlar bizde. :) Nasıl mı, üçü de birbirinden güzel, şirin ve sevimli kardeşler ve onların altın kalpli anneleri ve anneanneleri.. Bu akşam beşi birlikte evimizi şenlendirmeye geliyorlar. Belki istediğim güzellikte ağırlayamayacağım onları ama umarım güleryüzümle ve onlara olan sevgimle kendimi afetirebilirim. Buyursunlar efendim...

Salı, Ocak 13, 2009

Umutlar Başka Bahara

Hakkımızda neyin hayırlı olup neyin olmadığını bilmiyoruz. İnsanoğlu aceleci çoğu zaman, kutsal olanda da denildiği gibi. Umutlar başka bahara kaldı yine. Yaradan içimizdeki çiçekleri soldurmasın yeter ki.

Hayat bir imtihan, bizler birer öğrenci, Rabbim terbiye ediyor... Böyle bakınca herşeye, kimi zaman sancılı olsa da kabullenmek, sonu güzel. Lütfunda hoş, kahrında hoş dedirten Rabbime şükürler olsun. Şükürler olsun, kapısına layık gördüğü için ve hayatımızı donattığı sayısız nimetlere....

Sıfır Dediğimde

Geçtiğimiz cumartesi iki araya bir dereye sıkıştırıp, vizyondayken çok istememe rağmen kaçırdığım Sıfır Dediğimde filmini görmek için TZT Kültür Merkezi sinemasına gittik N. ile.
Bütün aşamalarının sinemaya gönül vermiş kişiler tarafından adım adım ortaya çıkartıldığı bir proje filmi olan Sıfır Dediğimde'yi tür olarak en azından ben belli bir yere koyamadım çok net olarak. Ama şunu söylemem gerekirse film bana çok dolu dolu, görsel anlamda çok başarılı ve belli bir hedefi olan bir yapım gibi geldi. Hipnoz konusundan yola çıkarak görünmeyenin ötesindeki gerçeklik konusunda izleyiciyi başbaşka bir dünyaya taşıyan, sıkça sorular sorduran ve düşündüren yapım, aynı zamanda inanılmaz bir felsefi ve mistik derinliğe sahip. Oyunculuklarda ve film akışında zaman zaman duraksamalar göze çarpsa da bütün olarak çok başarılı bir çalışma ortaya çıkmış. Filmde payı olan tanıdık dostların emeklerine sağlık. Belki gişedeki beklenti umulanın altında kalmış olabilir ama kesinlikle çok sıradışı, ufuk açıcı ve şık bir çalışma olmuş Sıfır Dediğimde. Ellerinize sağlık mahkum.net'çiler.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Kaynayan bir Türkiye...

Türkiye gündemi yine fokur fokur kaynıyor. Gözaltılar, sorgular, köşe bucak saklanacak yer arayanlar, ya da hala yüzü kızarmadan meydanlara çıkabilip yalan söyleyenler... Umuyorum sonu aydınlık günlere çıkan bir yolda Türkiye...

Diliyorum çocuklarımız güneşli, pırıl pırıl bir dünyaya doğarlar.... Bütün çocuklar da...


Bu arada izleyicilerimden birisi beni izlemeyi bırakmış.
Sanırım yazdıklarımdan pek hoşlanmadı. Canı sağolsun...

Pazartesi, Ocak 05, 2009

.

Anlamıyorum, bu insanlık dramı karşısında hala çal çal oyna medyasını anlamıyorum. Suspus olmuş kalabalık ağızları anlamıyorum. Her konuda söyleyecek bir sözü olan blog aleminin bu derin uykusunu anlamıyorum. Anlamak istemiyorum, insanlığımdan utanıyorum, kanım donuyor. Çocuklar ölüyor, ben bakıyorum, dilim mırıl mırıl, bir dua sadece elimden gelen...

Cumartesi, Ocak 03, 2009

"Samim Seni Öldürürüm"


Küresel kriz dizileri de vurmuş. Bu sene Böcükle ben tam bir tembellik modundayız. Eğer yapacak ya da izleyecek daha iyi bir şeyimiz yoksa akşamlarımız çoğu zaman dizi karşısında geçiyor. Son duyumlarıma göre ise tvler krize karşı önlem olarak, dizileri bir bir ekrandan çekmeye başlamış. Tek eğlencesi televizyon olan büyük bir kesim için kötü bir haber. Hem de kriz nedeniyle i daha da evlerine kapanmak zorunda kalanlar için.

Denk geldikçe seyrettiğimiz bir dizi dizi arasında bugünlerde bizi iyice sarıp sarmalayan ise Canım Ailem dizisi oldu. Adanalı, ve Elveda Rumeli'den sonra yeni favorimiz hatta ilk sıraya yükselen dizimiz Canım Ailem. Dizini kastı o kadar iyi, hikaye o kadar hayatın içinden ki, insan diziyi seyrederken dizi seyreder gibi değilde aynı mahalleyi paylaştığı komşularının curcunasına şahitlik eder gibi oluyor. Bunda elbette yılların usta oyuncusu Uğur Yücel kadar genç kadronun da payı yüksek. Lakin beni benden alan asıl karakter dizideki Samim (Ugur Yücel) tarafından nişanlı iken yıllar önce terkedilip bekar kalan Meliha karakteri. Onun yıllar sonra yine aynı mahallede yolları kesişen eski nişanlısı Samim'e yarı kızgın ve sitemli yarı cilveli "Seni öldürürüm Samim" repliğine bayılıyorum. Bir de tabi nağmeli nağmeli seslendirdiği "hayırdır inşaallah, hayırdır inşaallah" sözü. Canım Ailem'i izlerken bütün ağrılarımı ve stresimi unutuyorum. Büyük emek verildiğini bizzat bildiğim diziyi bize ulaştıranlara çok teşekkürler. Keşke hayat ve insanlar bu dizideki kadar masum, içten, hesapsız ve doğal olabilse.
Haftasonu yine işteyim. Neyseki sakin geçiyor. Yarın Pazar. Böcükle yoğun geçen bir haftanın sonunda günün bir kısmını uykuda geçirmeyi düşünüyoruz. Diğer kısmı için de inşaallah hayırlı bir eylemde bulunabiliriz Gazze'deki kardeşlerimizi unutmamak adına...


Yeni Yılın İlk Günü

Yeni yılın ilk gününü dostlarla birlikte geçirdik. Hem de hiç de planlamadığımız bir şekilde ve güzellikte. İstanbul'un en kadim ve güzel köşelerinden Haliç'te, Haliç'e nazır Aziyade tesislerindeki tarihi kahvede içilen çayların, yenilen yemeklerin tadı bir başka güzeldi. Acaba şimdi bütün yılı birlikte geçireceğiz mi demek bu, hep çay içeğim hep gözleme ile besleneceğim mi demek ya da. Bu üçlüye hiçbir zaman hayır diyemem o kesin. Özellikle de böyle güzel bir manzarada olursa.

Cuma, Ocak 02, 2009

Yenilendim!

Yeni bir yıla yeni bir yüz...

Perşembe, Ocak 01, 2009

Umut Olsun Hepimize


Dün gece zorlama yılbaşı eğlencelemelerine göz gezdirirken bir kere daha anladım ki, "Mal da Yalan Mülk de Yalan Var Biraz da Sen Oyalan" misali hayat akıp gidiyor. İnsanoğlu bu dayanılmaz saçmalıkların ortasında kendini oyalayıp kandırabilecek daha doğrusu avutabilecek tesellilerin arayışı içinde aslında. Ve bazen bu arayışlar o kadar anlamsız ve boş kalıyor ki. O saçmalığın üstünü hiçbir şeyle örtemiyorsun ne kadar süsleyip püslesende.

İçimde ne bir yeni yıl heyecanı, ne de mutluluğu var. Yine de kutluyorum bu heyecanı içinde taşıyan herkesin yeni yılını. Barış diliyorum en çok Filistin için ve bütün dünya için, umut sonra huzur, sonra sağlık, mutluluk. Fakat dünden bugüne taşıdığım şey sadece büyük bir huzur içimde. Getirecekse eğer bizim için yeni yıl, Noel babadan değil ama Rabbimden diliyorum, çok güzel bir başlangıç olsun istiyorum bu yıl bizim için ve herkes için.

Çocuklar ağlamasın istiyorum Gazze'de ve bütün dünyada, anneler çocuksuz kalmasın istiyorum bir de. Çatısız olmasın istiyorum yuvalar ve babalar bir yuvanın sıcaklığından ayrı düşmesin. İnsaf istiyorum biraz vicdanı solmuş yüreklere. İz'an istiyorum akıl tutulması olmuş insanlara... Ortadoğu'yu kana bulayan şer güçlerinin olmadığı bir dünya diliyorum hepsinden öte.

Yeni yılın ilk gününe dualarla biten bir gecenin huzuru hakimdi. Sokaklar sakin, caddeler suspus akşamki eğlenceden eser kalmamış bir haldeydi. İstanbulun her halini severim ben lakin bu hali başka güzel geldi. İşe geldiğim otobüste arka koltuğumda bir akşamdan kalma vardı. Ama bununkisi başka, çekirdek çitliyordu sabahın köründe arka koltukta kulağımın dibinde. Hem sinirlendim bu sese hem de komik geldi. Akşamcının böylesi de beni bulurdu ancak heralde. Derken durakta beklerken yeşil bir elmayı çatır çutur dişleyen adama rastladım. Bu da akşamdan kalma herhal dedim. Mahşer misali, akşam ne ile meşgulsen onunla sabahlıyorsun. Dünya garip çok garip. 2008 takvimini çöpe attım az evvel. Çöp olmamıştır umarım mana aleminde.
Bizim başbakanın doğum günüydü gece aynı zamanda, ama kendilerinden hala kutlama mesajıma bir karşılık gelmedi. Bakalım ne zaman dönecekler ve ben sabredebilecek miyim aramadan.

2009 Hoşgelmişsindir umarım... Henüz tanımıyorum seni, temkinliyim, kusuruma bakma o yüzden.