Cuma, Şubat 27, 2009
Şu an
İş yerinde erken cumartesi yaşanıyor. Her köşe sus pus, sessiz, ıssız. Ben de klasik müzik tadındayım, oh ne keyif.
Etiketler:
Neyse Halim
| Tepkiler: |
Perşembe, Şubat 26, 2009
Üç film...
Son zamanlarda sıklıkla yaptığım şeylerin başında film izlemek geliyor. Çoğunlukla da TNT'nin bu aralar verdiği güzel filmleri izliyorum. Pazar akşamı güzel bir tesadüfle mi yoksa bilinçli mi bilinmez (Oscar gecesinde) Danny Boyle'un Beach filmini gösterdiler. Leonardo Di Caprio'nin çömez döneminden filmde yine Oscar için savaşan başka bir aktrist olan Tilda Swinston da oynuyordu. Bir hippinin yeni maceralar peşinde koşarken eline geçen haritadan yola çıkarak cenneti arayış öyküsünü anlatan filmde, Leonardo ve diğer Avrupalı hippi arkadaşlarının güzel başlayıp giderek ürkütücü bir hal alan maceraları anlatılıyor. Filmi izlerken en çok görüntüler beni mest etti. Konu itibariyle film Sineklerin Tanrısı ve Kıyamet filmlerini çokça çağrıştırdı. O nedenle çok orjinal bir hikaye değildi benim için, ama yinede sözkonusu olan herkesin dünyada ya da öldükten sonra peşinde olduğu cennet olunca kayıtsız kalmak da mümkün değildi. Hele filmin sonunda Lenardo'nun "artık anladım ki cennet diye bir şey kesinlikle var ama buna kavuşmak o kadar da kolay değil" sözü çok anlamlıydı ve filmi özetler nitelikteydi. Beach etkilendiğim ve severek izlediğim bir film oldu. Daha öncelerden yarım yamalak görmüşlüğüm vardı bu kez başından sonuna izlediğim için mutlu oldum. Hele sabahında yönetmeninin Oscar aldığı haberini alınca keyfim iyice yerine geldi. Her ne kadar gönlüm hala Finchere'dan yana buruk kalsa da. Diğer izlediğim film ise artık neredeyse kült mertebesindeki Şeytanın Avukatı'ydı. Yine eskilerden.... Filmde Al pacino yine muhteşem bir oyunculuk sergiliyor. Keenu Reeves ve tombiş halli Charlize Theron ise nisbeten daha geri planda kalıyordu ustanın yanında. Şeytanın işine belli olmaz dedirten film kesinlikle birçok kez izlenmeyi hakeden türden. Filmdeki en çok etkileyen cümle şeytan karakterindeki Al Pacino'nun "Kibir en sevdiğim günahtır" repliğiydi.
Bir diğer izlediğim film ise animasyon dalında en iyi film seçilen Wall-e idi. Cubrick'in 2001 Uzay Macerası'nı hatırlatan düşsel bir ziyafete benziyordu filmde yaratılan dünya. Kelimelere ihtiyaç duymadan da aslında birçok şeyin anlatılabileceğini gösteriyordu aynı zamanda.
Geleceğin dünyasında çöp yığınlarından oluşan gökdelenler arasındaki bitmek bilmeyen rutin işlerinde küçük ama küçücük bir değişikliğe ne umutlarla sarılabileceğini de şirin robotumuzun.
Geleceğin dünyasında çöp yığınlarından oluşan gökdelenler arasındaki bitmek bilmeyen rutin işlerinde küçük ama küçücük bir değişikliğe ne umutlarla sarılabileceğini de şirin robotumuzun. İnsani vasıflarından sıyrılmış insanoğlunun acınası hali, yeryüzünün insanın içini parçalayan o karamsar görüntüsü, insanoğlunun kaybettiği duyguları kendi bünyesinde toplamış olan bir robot ve hayat devam ettiği sürece umut her zaman vardır dedirten hayat ışığı.... Kesinlikle bütünüyle çevreci mesajlarla örülü ve son derece duygusal bir animasyondu.
Dünyamız için henüz hala vakit varken bir şey yapmamız gerektiği, hayatın kutsallığı, hızla yok olan değerlerimize sahip çıkmamız gerektiği vs...
Wall-e izlediğim en başarılı animasyonlardan biriydi kesinlikle. Hala izlememiş olanlar bu şöleni kaçırmasın derim.
Etiketler:
Biraz Sinema
| Tepkiler: |
Çarşamba, Şubat 25, 2009
Cumartesi Olmazsa Pazar Gelirim...*
Haftasonunu atlamışım. Halbuki süpper ötesiydi. Öyle ki, cuma akşamım tam bir alışveriş canavarı edasındaydı. Cumartesi sabahı ise çot çot sevdiklerimden iki arkadaşımla ve bıdıklarıyla haliç kıyısında bir kahvaltı keyfi yaptık. 5 tane birbirinden şirin bıdıkla olunça kahvaltı hem çok hareketli hemde çok zevkliydi. Ardından bu bizi kesmeyince havanın yağmurlu olmasından dolayı soluğu Historia AVM'de aldık. Bu kez kahve keyfi yaptık, bıdıklarla ordan oraya koşturduk. Ben Nine West'te nihayet aylardır aradığım özelliklerde kahverengi bir yarım çizme aldım. Dayanamadı arkadaşım M. de siyahını aldı. Hatta hızını da alamadı birde çanta aldı. Ordan çıktık bir iki bir şey daha aldık. Sonra herkes çuf çuf evine...
Eve geldim Böcük için çorba yaptım. Ardından İstanbul'dan İzmir'e taşınan bir arkadaşımız için düzenlediğimiz veda toplantısına katılmak için Ş. evler'e gittim. Harika bir sofra ve gülen yüzler beni bekliyordu. Birazda geçiktiğim için sitem işitmedim değil. Ama sonrası çok güzeldi. Eski dostlarla yedik içtik, anılarımı tazeledik. Öyle oldu artık anı oldu pekçok şey bizler için. Sonra sıra hediye faslına geldi. Ben bizden ayrılan arkadaşa İzmir'de kokoş toplantılarda takması için küpe almıştım onu verdim. O kadar çok beğenerek aldım ki istedimki o da o kadar çok beğensin. Sanırım beğendi de ve hemen taktı. Üzerindeki elbise de cuk oturdu. Sonracıma Asunaz'a tek kişilik çay takımı hediye ettim. O da çok beğendi. Böcük'te bayılmıştı bu takıma mavisini bulsam hemen ona da bir tane alasım var. Neyse efendim hediye faslını da bitirdikten sonra sıra geldi vedaya. Ö. üniversiteden beri yakın arkadaşım. Gidişine üzülmekle birlikte İzmirde daha kolay ve daha yaşanılası bir hayatı olacağına inandığım için onun adına seviniyorum. Bize İzmir'de ziyaret edilecek bir kapı açtığı içind. Üzüldüğüm tek kısım artık daha az görüşeçek olmak. Ne diyelim hayat işte. Sevdiklerimiz uzakta, sevmediklerimiz burnumuzun dibinde bu hayatta. :) (Bu söz tamamen kişisel bir tecrübeden yola çıkılarak yazılmıştır. ) Konu yine çok dağıldı. Cumartesi oldukça hareketli ve keyifli bir gündü sonuç itibariyle ve güzel. Pazar gününü ise Böcükle birlikte dinlenme günü ilan ettik. Elbette bu dinlenme kısmına benim evde süpürge yapma, toz alma gibi aktivitelerimde dahildi. Bir ara üst kat komşuma kaçamak bir ziyaret dışında bütün günü evde geçirdik diyebilirim. Ama boğaz manzarası eşliğinde bir Türk kahvesi de günün keyfi olmaya yetti doğrusu. Onun dışında evim evim güzel evim dedim durdum kendime. Ama bütün günü evde geçirdiğim her seferinde bir kere daha şunu söylüyorum kendime. Tadında bırakmak gerek. :)
*Nereden aklıma geldiğini hala bilmediğim bir pop şarkısının güftesi.
Eve geldim Böcük için çorba yaptım. Ardından İstanbul'dan İzmir'e taşınan bir arkadaşımız için düzenlediğimiz veda toplantısına katılmak için Ş. evler'e gittim. Harika bir sofra ve gülen yüzler beni bekliyordu. Birazda geçiktiğim için sitem işitmedim değil. Ama sonrası çok güzeldi. Eski dostlarla yedik içtik, anılarımı tazeledik. Öyle oldu artık anı oldu pekçok şey bizler için. Sonra sıra hediye faslına geldi. Ben bizden ayrılan arkadaşa İzmir'de kokoş toplantılarda takması için küpe almıştım onu verdim. O kadar çok beğenerek aldım ki istedimki o da o kadar çok beğensin. Sanırım beğendi de ve hemen taktı. Üzerindeki elbise de cuk oturdu. Sonracıma Asunaz'a tek kişilik çay takımı hediye ettim. O da çok beğendi. Böcük'te bayılmıştı bu takıma mavisini bulsam hemen ona da bir tane alasım var. Neyse efendim hediye faslını da bitirdikten sonra sıra geldi vedaya. Ö. üniversiteden beri yakın arkadaşım. Gidişine üzülmekle birlikte İzmirde daha kolay ve daha yaşanılası bir hayatı olacağına inandığım için onun adına seviniyorum. Bize İzmir'de ziyaret edilecek bir kapı açtığı içind. Üzüldüğüm tek kısım artık daha az görüşeçek olmak. Ne diyelim hayat işte. Sevdiklerimiz uzakta, sevmediklerimiz burnumuzun dibinde bu hayatta. :) (Bu söz tamamen kişisel bir tecrübeden yola çıkılarak yazılmıştır. ) Konu yine çok dağıldı. Cumartesi oldukça hareketli ve keyifli bir gündü sonuç itibariyle ve güzel. Pazar gününü ise Böcükle birlikte dinlenme günü ilan ettik. Elbette bu dinlenme kısmına benim evde süpürge yapma, toz alma gibi aktivitelerimde dahildi. Bir ara üst kat komşuma kaçamak bir ziyaret dışında bütün günü evde geçirdik diyebilirim. Ama boğaz manzarası eşliğinde bir Türk kahvesi de günün keyfi olmaya yetti doğrusu. Onun dışında evim evim güzel evim dedim durdum kendime. Ama bütün günü evde geçirdiğim her seferinde bir kere daha şunu söylüyorum kendime. Tadında bırakmak gerek. :)
*Nereden aklıma geldiğini hala bilmediğim bir pop şarkısının güftesi.
| Tepkiler: |
Salı, Şubat 24, 2009
Benjamin...
Dün akşam altın kızların annesi olan E. ile bir kaçamak yaparak sinemaya gittik. Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi, hem konusu itibariyle hemde bütün filmlerini büyük bir ilgi ve beğeniyle izlediğim David Fincher'in filmi olduğu için günlerdir gitmeyi planladığım bir filmdi. Hatta sırf bu nedenle elime gelen korsan kayıtlarınıda reddettiğim... Buradan korsan kayıtların hepsini reddetmediğim sonucu da çıkıyor elbette ve bu itiraftan da büyük bir utanç ve üzüntü duyuyorum. Malesef bu yine de gerçeği değiştirmiyor. Evet bende korsan film izliyorum ne yazık ki.Başta Böcük'le gitmeyi planlamıştık ama E. ile de bir sinema planı yaptığımızda en uygun akşamın dün akşam olduğuna karar verince, Böcük'de bunu büyük bir anlayışla karşıyalarak bizi başbaşa bıraktı. E. ile film zevklerimiz büyük oranda tutuyor ve aslında filme gitmeden daha onun sevebileceği bir film olduğunu tahmin etmiştim. Tahminimde de yanılmadığım için mutlu oldum.
Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi Amerikalı ünlü yazar F. Scott Fitzgerald’ın kısa bir hikayesinden yola çıkılarak senaryolaştırılmış. Hep farklı hikayelerin peşinde ve bunları başarıyla sinemaya yansıttığına inandığım Fincher bir önceki filmi Zodiac gibi yine zorlu bir hikayede karar kılmış ve yine zor olanı seçmişti. Hem teknik anlamda hem de alışılagelmiş algılardan yola çıkarsak ortaya çıkan eserin ne kadar beğenisi zor bir iş olabileceğinide tahmin etmek güç değil. Yine de bir kriter olarak bakıldığında her zaman tartışmalı seçimler yaptığını düşündüğüm Oscar için ne yalan söyleyeyim yine de ümitlenmiştim filmi izlemeden önce. Oscar ödüllerinin açıklandığının ertesi günü filme gitmemi de bu anlamda çok yerinde buldum. Filmi izledikten sonra da bir kere daha aynı sonuca vardım. Hernekadar Slumdog Millionaire filmini çok beğenmiş ve Oscarlık bir film olarak görmüşsem de, filmi izledikten sonra yine Benjamin Button filmine haksızlık yapıldığını düşündüm. Hayatı tersinden yaşayan bir adamın yaşamının anlatıldığı filmde bütün yaşlardaki karakteri kendisi canlandıran Brad Pitt'in performansı ve kimi zaman insanı ürpertici senaryosuyla etkileyici bir yapımdı. Kimi zaman bazı bölümlerinde gerektiğinden fazla uzatılmış hissi veren yerleri olsa da sonuç itibariyle ben filmden çok etkilendim ve beğendim. Hiç kuşkusuz Oscar'da çok daha dişe dokunur ödüller alabilirdi diye düşündüm. Ama Oscar kesinlikle sadece sinemasal kaygılarla verilmiş bir ödül değil. Bununla birlikte dünya dengelerinin fazlasıyla gözetildiği siyasi bir arena gibi. Böyle kabul edip, gördükten sonra geriye bu muhteşem şovu sadece bir şov olarak izlemek kalıyor. Bende öyle yapıyorum. Yoksa sinemanın o büyülü dünyasında gelip geçen nice hikayeler Oscar ödülünü alamasada belleklerimizde yer etmeye devam ediyor... Benjamin Button'un hüzünlü ve sıradışı hikayesi de bir süre daha belleğimde hayat üzerine düşünmelere paralel olarak kalacak gibi.
Filmde beğendiklerim: Benjamin'in kendi çocuğu gibi sahiplenen huzurevi hemşiresi zenci kadının oyunculuğuna bayıldım. Cate Blanchet'in filmdeki duru güzelliğine ve kostümlerindeki zerafete bayıldım. Benjamin'in babasının göl kenarındaki muhteşem manzaralı evine bayıldım.
Beğenmediklerim: Filmedeki Benjamin ve Daisy'nin biz çook aşığız biz çok coooluz tarzındaki anlatımların olduğu bölümleri fazla uzun ve gereksiz buldum. Daisy'nin kimi bölümlerdeki kaprislerini abartılı buldum. Ölüm döşeğindeki Daisy'nin kızının okuduğu anılara paralel ilerleyen filmde filmin sonunda kadının öldümü kaldımı ne oldu sorusu havada kaldı. Yönetmen o kadar uzattıktan sonra onuda bir yere bağlamalıydı bence. Pearl Horbor bombardımanın olduğu kısımlar titanikvari kalmış filmin içinde yani biraz sırıtmış.
Etiketler:
Biraz Sinema
| Tepkiler: |
Perşembe, Şubat 19, 2009
Mim*
Sevgili Senabera beni mimlemiş. Meğer en sevdiği bloglardanmışım, bu habere bayıldım. Çok teşekkür ederim Senabera'cım.
Bu mimin kuralları şöyleymiş Senabera'dan öğrendiğime göre...
1. Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek,
2. Bu ödülü başka 7 blog sahibine linklerini vererek göndermek,
3. Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek...
İkinci şıkta seçim yapmak o kadar zor ki, zira ben takip ettiğim bütün blogları zaten sevdiğim için takip ediyorum. :) Yinede eğer 7 ile sınırlamak gerekiyorsa kural gereği sevdiğim blogları şöyle sıralayabilirim sanırım.
Koyubeyaz,
Sardunya,
Eslem,
Öykücü,
Çınarağacı,
Kardelen Misali,
Anne ve bebişi
Şimdi geriye sadece blog arkadaşlarımı haberdar etmek kaldı. Az kaldı GG, hadi bakalım.
Bu mimin kuralları şöyleymiş Senabera'dan öğrendiğime göre...
1. Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek,
2. Bu ödülü başka 7 blog sahibine linklerini vererek göndermek,
3. Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek...
İkinci şıkta seçim yapmak o kadar zor ki, zira ben takip ettiğim bütün blogları zaten sevdiğim için takip ediyorum. :) Yinede eğer 7 ile sınırlamak gerekiyorsa kural gereği sevdiğim blogları şöyle sıralayabilirim sanırım.
Koyubeyaz,
Sardunya,
Eslem,
Öykücü,
Çınarağacı,
Kardelen Misali,
Anne ve bebişi
Şimdi geriye sadece blog arkadaşlarımı haberdar etmek kaldı. Az kaldı GG, hadi bakalım.
| Tepkiler: |
Pazartesi, Şubat 16, 2009
Ringa Ringa
Hala iyileşemedim, İstanbul hala soğuk, gözü yaşlı. Bugün küçük kardeşçik evine dönüyor. Bir insanı hem çok özlemek, hem onsuz yapamamak, hemde yanyanayken bu denli zorlanmak. Bunu bir tek kardeşimde yaşadım. Ne olursa olsun onu çok seviyorum, her şeyin en güzelini diliyorum onun için.
Bu arada cumartesi iş yerime arkadaşım Nar Nazan geldi. İşten fırsat buldukça Slumdog Millionaire'i izledik birlikte. Film oscarı rahat alır gibime geliyor. Oyuncuların o sıcaklığı, yönetmenin o gerçekliği yansıtmadaki ustalığı çok başarılıydı. Müziklerse hala kulağımda. Deezer.com sağolsun dinliyorum da dinliyorum. Hatta yetinmeyip imeem.com'dan bloğuma da ekliyorum. Oh çok da iyi yapıyorum. En çok da Ringa ringa'yı seviyorum. Hatta böyle yerimde duramıyorum dinlerken. :) Bu arada dün Böcük, kardeşçik ve ben Daisy'i bir kere daha birlikte izledik. Ev yapımı tramisu da bize eşlik etti. Yine çok sevdim filmi, ilkinde de sevmiştim zaten... :) Gerçi sonu çok acıklı bitiyor. Bitmese daha iyi ama...
Bu arada cumartesi iş yerime arkadaşım Nar Nazan geldi. İşten fırsat buldukça Slumdog Millionaire'i izledik birlikte. Film oscarı rahat alır gibime geliyor. Oyuncuların o sıcaklığı, yönetmenin o gerçekliği yansıtmadaki ustalığı çok başarılıydı. Müziklerse hala kulağımda. Deezer.com sağolsun dinliyorum da dinliyorum. Hatta yetinmeyip imeem.com'dan bloğuma da ekliyorum. Oh çok da iyi yapıyorum. En çok da Ringa ringa'yı seviyorum. Hatta böyle yerimde duramıyorum dinlerken. :) Bu arada dün Böcük, kardeşçik ve ben Daisy'i bir kere daha birlikte izledik. Ev yapımı tramisu da bize eşlik etti. Yine çok sevdim filmi, ilkinde de sevmiştim zaten... :) Gerçi sonu çok acıklı bitiyor. Bitmese daha iyi ama...
Etiketler:
Biraz Sinema
| Tepkiler: |
Cuma, Şubat 13, 2009
Hastayım
Dün evde hasta yatarak topladığım enerjiyi bugün tekrar işte veriyorum. Çok hastayım, çok yoğunum... Ama buna karşılık çok mutluyum (Allah nazardan saklasın), kardeşimle başbaşa bir gün geçirdim hasta olarak bile olsa iyi geldi, akşamında çok tatlı iki arkadaşımla sohbet etme imkanım oldu ve bu akşam tekrar olacak, sevinçliyim. Bu arada çarşamba akşamı dostlarla Taksim'deki buluşmamız süperdi. Birde ben hasta olmasaydım daha iyi olurdu tabi. Zaten hastalığımda o buluşmadan eve döner dönmez zirve yaptı ve ertesi sabah da beni yıktı. Alerji belirtileri gösteren rahatsızlığım meğerse gripmiş. Böcük ve kardeşim bana çok iyi baktılar ama sanırım ben hasta moduna geçişte zorlanıyorum, kendimi biraz iyi hissedince hemen ayaklanıp mutfağa koşuyorum. (Çok hamaratmışım gibi oldu ama değil). Bugün de işe koşturup geldiğim gibi ancak hala hastayım, hem de çok. Neyse efendim Ahimsa bugünlük de kaçar. :) Bknz. Aşk-ı Memnu)
Etiketler:
Neyse Halim
| Tepkiler: |
Çarşamba, Şubat 11, 2009
Umut Hep Var!
Misafirlerimizle birlikte geçen üç dolu dolu günden sonra hafta başından beni dinlenmeye çekildik ailecek. Buna en büyük katkıyı ise Pazar sabahı kahvaltısına yetişen canım kardeşim veriyor. Bizim Bıcırık deli kız gitmiş ve üç gündür elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmayan olgun bir kız kardeş gelmiş sanki yerine. Maşallah. Böyle bir kardeşin yerini kim doldurabilir ki. Dün iş çıkışı o zaten yemeklerimizi yapmış olduğu için Böcük'ün geliş saatine kadar çıkıp mağaza dolaştık kendimize ciciler baktık. Pek bir şeyler alamasak da birlikte alışveriş keyfi paylaşmak bile güzeldi. Ardından eve geldik ve Canım Ailem dizisi eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra tazecik bunlar kıvamındaki filmler arasından bir tehcih yapıp Daisy Direktor Cut isimli Kore yapımı bir film izledik. Elbette Böcük bize bu günlerde uyku düzensizliği had safhada biri olarak kanepede şekerleme yaparak eşlik etti. Zaten uykusunu yeterince alamadığı için Böcük'ün uykuya daldığı her yerde onu rahat bırakmaya özen gösteriyorum. Yinede bu yetmiyor elbette. Ama lavanta çözümü ve papatya çayıda işe yaramış değil. Başka formüller arayışındayım.İzlediğimiz filme gelince, benim gibi uzakdoğu filmlerine bayılan biriyseniz eğer kesinlikle tavsiye ederim. 3 birbirinden ayrı hayatın bir yanlış anlamayla birbiriyle kesiştiği filmde biraz Dolls'u andıran bir duygu yoğunluğu varsa da yadsınamayacak bir aksiyon da söz konusuydu. Yani oldukça romantik bir aksiyondu diyebilirim özetle. :) Sona doğru senaryo bu kadar da olmaz dedirtecek bir yola girse de oyunculuk ve kurgu çok başarılıydı. Görüntü yönetmeni ise hayran bıraktı kendine. Hele papatyalara bayılıyorsanız bu filmi kesinlikle görmelisiniz. Hehe heytttt sanki yapımcı firmadan komisyon aldım yahu, övdümde övdüm...
Etiketler:
Neyse Halim
| Tepkiler: |
Perşembe, Şubat 05, 2009
Life is go on...
Asunaz'la birlikte dünkü ofis etkinliğimiz internette bu harika sitede bulduğumuz takvimi indirerek yapmaktı. Diyebilir tabi sayın okuyucu, ofiste başka yapacak şey yok muydu diye, vardı elbet ama kriz ortamından mütevellit arta kalan zamanlarımızı tamamen ev yapımı çaylar kahveler yaparak bazen de böyle el becerisine dayanan meşguliyetlerle değerlendirmiş oluyoruz. Dün bu takvimi yaparken de çok eğlendik. Tas tamam üç adet takvim çıkartık ortaya. Sonra da bayıla bayıla kullanmak üzere masalarımıza yerleştirdik. Bitmiş halleriyle yandaki fotofraftalar işte. Halimiz tıpkı anaokulu çocukları kıvamındaydı, ama biz çok keyif aldık. İş yerinin monotonluğunu kıran böyle şeyleri araya almak lazımmış bence arada sırada da olsa. Yoksa hiçten çekilmiyor bu hayat.Bir de bugün bu yazımda da bahsettiğim çok özel misafirlerim geliyor. Çok heyecanlı ve mutluyum elbette, ama bu yarım ve buruk kalan bir mutluluk. Yine de Böcükle birlikte elimizden geldiğince onları iyi ağırlamak ve yüzlerini bir nebze de olsa güldürebilmeyi çok istiyoruz. Hayat devam ediyor çünkü...
Etiketler:
Neyse Halim
| Tepkiler: |
Salı, Şubat 03, 2009
Yeşile çalan şeyler...
Bugün iş yerinde resmen pinekleme modundaydım. Bir iki ufak iş dışında ekran bana ben ekrana baktık durduk akşama kadar. Doğrusu iş vardı da biz mi yapmadık diyesim de var, ya da istesen sen ne işler bulur çıkartırdın kendine diyesimde. Bloğumu takip edenler bilir, özellikle yaz başlarında baharın da verdiği etkiyle bana bir şeyler olur ve ben her baharda şehir hayatını terkedip bir adaya filan yerleşmeye karar veririm. Bir iki tatil havası sonrasında ise normale döner (di)im. Lakin bu yıl öyle olmadı işte bak. Bir süredir hemde kışın ortasında, günümün çoğu internette sağlıklı yaşam, sade yaşam, doğal hayat, alternatif tıp, organik alışveriş, ekolojik çevre kelimelerinden ibaret araştırma ve okumalarla geçiyor. Bugün de bu bloğu okuyarak geçirdim ve çok şey öğrendim. Yani kısacası bende sadece baharda nükseden bu durum bu aralar kış ortasında peydah oldu. Şimdilerde yine hayata sıfırdan başlamayı, mümkünse köyümde ama değilse ona yakın bir yerlerde doğayla iç içe bir yaşam sürmeyi, organik beslenmeyi, sade bir yaşam sürmeyi, hayatın her anını hissederek yaşamayı ve sevdiklerimle bir arada yaşlanmayı deliler gibi istiyorum. Şimdilik Böcük onun kafasını şişirircesine bu uğraşımı tebessümle karşılıyor her yeni bulduğum çözüm ve reçeteye itirazsız katılıyor ama daha ileri safhalara geçtiğinde ne yapacak merak ediyorum. Aslında ben en çok kendim merak ediyorum bu maceranın sonu nereye varacak. İçimde bir uhde olarak mı kalacak bu istek de diğer daha öncekiler gibi yoksa ufakta olsa gerçekleşme payı olabilir mi. Kuzenimi kaybetmenin etkisiyle bu şehri bırakıp gitme hissi daha da ağır basıyorken hemde bu günlerde bekleyip göreceğim, hayatın bana getireceği her şeyi durup sadece beklediğim gibi tıpkı....
Etiketler:
Neyse Halim
| Tepkiler: |
MİM: 161/5
Mimler konusunda aslında çok başarısızım. Ya tembelliğim galip geliyor ve sayfalar arasında kaybolup gidiyor mimlenişim. Ya da farkettiğimde zaten üzerinden çook geçmiş oluyor. Fakat bu kez Basit Bir Yaşam bloğunda görünce hemen katılmak istedim bu keyifli mim'e.En yakınımızdaki kitabın 161. sayfasındaki 5. cümlenin ne olduğunu içeriyor mim. Bu günlerde en yakınımdaki kitap, ilkini büyük bir keyifle okuduğum ama çok istememe rağmen filmini henüz izleyemediğim Philip Pullman'ın Altın Pusula serisinin ikinci kitabı olan Keskin Bıçak. İthaki yayınlarından çıkan ve hem sinema eleştirmenliğini hem de çevirmenliğini beğeniyle takip ettiğim Sevin Okyay'ın çevirisi olan Keskin Bıcak Philip Pullman'ın fantastik bir romanı.
Kitabın 161. sayfasındaki 5 cümle ise şöyle;
"Lee geldikten birkaç dakika sonra, onlara ne haberler getirdiğini öğrenmeye hevesli bir grup astronomla konuşuyordu. "
Kitap daha önce de bahsettiğim gibi fantastik bir roman, çocuklar kadar büyüklere de hitap eden, dili çok akıcı ve zengin bir kitap.
Mim için ben de sayın okuyucuları davet etmek istiyorum.
Kaynak: Fotoğraf ilknokta.com'dan alınmıştır.
| Tepkiler: |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

