Çarşamba, Nisan 29, 2009

Bir garip ülke varmış!

Öyle garip bir ülkede yaşıyoruz ki her yerinden silah ve cephaneler fışkırıyor aylardır, her önüne gelen bir açıklama yaparken, kimi üst mercii yetkililer ise bu vahim durum hakkında adeta dalga geçebiliyor, en huzurlu mekanımız diye bildiğimiz evimizin alt katında bir terör eylemi cereyan edebiliyor, ya da işimize gücümüze gittiğimiz her zamanki sabahlardan bir sabah kör bir kurşuna hedef olabiliyor. Ana kuzuları gün sayarken sevdiklerine kavuşmak için bir namus bilmezin saçma bombalarıyla can verebiliyor. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, hayatımız hep son dakika haberlere endeksli neredeyse. Hayatımın ne kadar dışına itmeye çalışsamda bu olayları nafile gelip tam merkezine oturabiliyor ansızın. Hiç beklemediğimiz anda biz istemesek de o gelip çörekleniveriyor uğursuz bir yılan gibi ocağımızın başına. Terörün dini yok, terönün milleti yok, terörün insancası yok!

Salı, Nisan 28, 2009

?!!!???

Çok sinirliyim, hem de birkaç şeye birden, insanlar neden yorgunu yokuşa sürmekten bu kadar zevk alır oldu. Psikopat mıyız yoksa milletçek.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

Maçka, Nişantaşı, anılar vs...

Çocuklar gibi şendim yine haftasonu. Hava ne kadar kararsızsa ben ona inat çıkmak istedim evden ve fotoğraf çekmek. Böcük sağolsun beni hiç kırmadı bütün haftasonu. Önce el birliğiyle evimizi misler gibi yaptık sonra harika bir kahvaltı ardından da ver elini İstanbul sokakları. Bu kez yolumuzu Nişantaşı ve Maçka'ya düşürdük bile isteye. :) Hem ikimiz içinde çok güzel anılar saklayan ve anlamı olan yerleri gezmek istedik hem de İstanbul'a çok yakışan lalelerin fotoğraflarını çekmek. Benim için önce okulum demekti Nişantaşı sonradan yarimi beklediğim Yargıcı'nın köşesi oldu.

Sonra da ver elini Maçka günleri... Böcük içinse önce iş yerinin güzel mekanıydı sadece, ardından yarini bekleyen yarinin Nişantaşı'sı. İstanbul'un pekçok yerine göre çok az şey değişti yıllar içinde Nişantaşı'nda. Yine caddeler temiz, yine insanlar sakin ve huzurlu, yine vitrinler şahane. Fakat bu kez bir değişiklik oldu ve yıllarca otobüs beklediğim durağın dibinden City's yükseliverdi.
Böcükle Nişantaşı'nda kısa bir gezi yaptıktan sonra anılarımızı tazelemeye ara verip City's'e girdik. Bütün katlarını keyifle dolaştık ama en çok iki organik ürün hastası olarak Lush'ta ve Citylife'de oyalandık.
Kendimize birer organik meyve suyu ısmarladıktan sonra Maçka Parkı'nın yolunu tuttuk ve tabi anıları tazelemeye. Laleler bize hoşgeldin dedi girişte daha. Biz boğaza nazır çaybahçemizde çayımızı yudumladık bu kez ilk olarak. Yorgunluğumuzu attıktan sonra sıra Maçka parkını turlamaya geldi. O lale senin bu hercai benim her çiçeğin hatrını sorduk. Hele rengarenk papatyalar beni benden aldı. Makinemizi çok yorduk, bizde epey yorulduk bu esnada.
Ardından dönüş güzergahımız üzeri olan Gezi Parkı'ndan çıkarak Taksim'e yollandık. Tadında bırakma kararı alarak ve birazda zil çalan karınlarımıza bayram ettirmek için misler gibi kokan evimizin yolunu tuttuk.
Çünkü evde bizi bekleyen dün akşamdan yaptığım harika mamalar vardı. Güzel bir günün ardından geriye eve gidince dinlediğimiz Farid Farjad'ın harika parçaları eşliğinde izlediğimiz lale fotoğrafları kaldı. Bir reklamda da dediği gibi evdeki huzur, mutluluk budur efendim... :)
Not: Fotoğraftaki converselerim Böcük'ün bana doğum günü hediyeleri. Çok ciciler değil mi? :)

Lale Zamanı

Yeni makinemle ve kadim dostlarla çektiğim bütün güzel lalelerim ve elbette Lale Bahçem bu adreste. :)

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Çoktan Geldim

Sayfama gelip bakanda kıskançlık yapacak bu ne uzun kaçamak diye, e yazmassan böyle oluyor işte. Geldim cumartesi tıpış tıpış yine kürkçü dükkanıma. Hele de bu baharda kürkçü dükkanı çekilir mi, çekiyoruz işte. Harika bir haftasonunu ardından yine rutinle başbaşa. Ama bu kez daha bir Polyanna, daha bir enerjik, pek daha mutlu. Nasıl olmam ki, tıpkı giderken de hayalini kurduğum gibi bir kaçamaktı benimkisi. Hava nefis, bende keyif tıkır, yeğenler kucaklarda... Tatlı tatlı, "hala bana ne aldın?" deyişi hala kulaklarımda. Almasan rezillik o ayrı konu. Allahtan bu defa hediyeler eniştedendi. Müstakbel gelinde edildi kahvaltı bu kez muhteşem bir sofrada. Ardından yeşile boyanmış memleketimin, köyümün yolu tutuldu. Günler öncesinden açılmış böreklerle sarmalarda ağızlar tatlandı. Düğün bahanesiyle toplanmış bütün arkabalarla hasret giderildi. Açılan her goncanın, çiçeğin kokusu ta içime kadar çekildi. Tonton anneanne ve babaanne ile hasret giderildi. Dedenin anneanneye yaptığı sürprize ve elbette anneannenin olağan tepkisine bol bol gülündü. Neden mi? Çünkü anneanne dedenin yaptığı harika sürprize "biz artık mezarlığa gidiyoruz, öleceğiz yaşlandık, niye masraf yapıyorsun böyle şeylere gider ayak diye kızdı da ondan. :) Hımm tüm bunlarla beraber anneden olmazsa olmaz çiçek ve sebze yetiştirme üzerine uzun uzun dersler alında bahçesinde yetiştirdiği envai çeşit sebze ve yeşilliklerin hepsinden eve götüremeyeceğim diye telaş edildi ama telaşa görek yokmuş hepsinden de getirildi. Damadıma yediremedim diye bana ne yaptıysa hepsinden itinayla hazırlanıp paket edildi. Bol dualı, muhabbetli bir vedanın ardından yine eve ve Böcük'e kavuşuldu çok şükür. Şimdi biriktirdiklerimle ve arta kalanlarla avunma çabasındayım.

Fotoğraf: Köyde bu mevsimde açan çayır laleleri. Asla fotoğrafı gerçeğinin yerini tutamaz.

Cuma, Nisan 17, 2009

:)

Kısa bir zaman buralarda olmayacağım. Köyümün kırlarında koşup, anne yemeklerinden yiyeceğim, annenannemin dizinde uzanıp, papatyalardan taç yapacağım, yeğenlerimi öpüp koklayıp, memleketimin kır lalelerini doya doya seyredeceğim.... İşin aslı ben kısa bir kaçamak yapıp döneceğim... :)

Cumartesi, Nisan 11, 2009

Güzel Şeyler

Geçen cumartesi izinliydim, çok sevdiğim dostlarımla Yıldız korusunda laleler arasında, harika bir gün geçirdim. Fotoğraf çektik, gözleme çay keyfi yaptık, top bile oynadık. M'nin bıcırık oğlu Y. ve tatlı kızı B. ile uzun zamandır unuttuğum çocuksu mutlulukları hatırladım. Kaygısız, bir ağaç altında tembellik yapmayı ve tatlı tatlı sohbet etmeyi özlemişim ben birde. Bu arada Bıcırık Y. salı günü bir ameliyat oldu ve çok şükür sağlıkla atlattı. Canım bebeğim annesine hasta yatağından A. teyse ile yine gidelim Yıldız parkına olur mu anne diye söz almış. Y. ister de ben götürmez miyim. :) Bu arada laleler açısından bu defa koruyu ve aslında İstanbul'u biraz zayıf buldum. Belki de doğru olanda budur, her şeyin fazlası zarar sonuçta. Yine de lalelerin güzelliği beni büyülüyor. Birde bu defa uğur böceği, kelebek, vs.. gibi farklı peysajlar uygulanmış lale dikiminde, özellikle çocuklar için izlemek çok keyifli oluyor.

Pazar gününü ise Böcükle tam tembellik modunda geçirdik. Güzel havayı fırsat bilip sadece kahvaltı ve yemek için bile olsa dışarı çıktık ve karnımızı doyurup her seferinde güzel yuvamıza geri döndük. İstanbul baharda çok güzel, hele de sabahları muhteşem.

Nicedir yazmak istiyorum buraya bir tembellik çöktü ki üstüme sormayın. Bütün haftayı ise ya sporda ya da evde hobilerimle uğraşarak geçirdim. Dikiş makinesini alma gayem olan çalışmalara uzun bir aradan sonra nihayet başladım. Araya bir sürü örgü işi girince aslında birazda bilerek erteledim. Çünkü dikiş kadar bana keyif veren diğer hobim kesinlikle örgü. Ördükçe gidiyor benden dertler tasalar. :) Bu arada son ördüğüm yeleğimi Mormakas'ta paylaştım. Yakında çok daha cici şeyler olacak ümit ediyorum aynı adreste.

Yukarıdaki fotoğraf ise balkonumdaki, Atlas dergisinin verdiği, Buğday Derneği'nin başlattığı tohumlara sadakat kampanyasından payıma düşen semizotu tohumlarının çimlenmiş hali. Diğeride artık ömrünü tamamlamak üzere olan Cineneriama ait. Öyle zarif öyle güzeller ki. :)
Sıkı takipçilerimin dikkatinden kaçmadı belki de, artık yeniden fotoğraf çekiyorum. Çünkü artık harika bir makineyi kullanma şansına sahibim. Henüz tam çözememiş olsam da makineyi elime aldığım her seferinde büyük bir heyecan duyuyorum. Bu arada hangi makine seni bu kadar heyecanlandıran derseniz Canon50D derim gururla. :) Darısı makinesi olmayan bütün fotoğraf tutkunlarının başına. :)

Salı, Nisan 07, 2009

Bakıcı mı, işgalci mi?

O kadar çok yazdım hepsi de gitti. :(

Yeniden...

Sabahın köründe evden çıkıp akşamın bir saatinde eve döndüğümden midir nedir yaklaşık 7 yıldır yaşadığım apartmanda neredeyse çoğu kimseyi tanımıyorum. Bunda elbette apartmanın 38 daireden oluşmasının da etkisi yok değil, nereden baksan bir köy kadar çünkü. Ama herhalde köyde yaşıyor olsaydım hepsini de tanıyor, en azından hepsinden haberdar olurdum. Burada dikine ve enine bir yerleşim faktörü mü etkili acaba.

Bu sabah işe gelirken öğrendiğim daha doğrusu apartman kapısına iliştirilmiş notu gördüğümde içim sızladı. Yüzünü bile hatırlamadığım üst katta oturan teyzenin öldüğünü öğrendim. Hayatta bir üvey oğlundan başka kimsesi olmayan kadıncağız geçtiğimiz haftalarda felç olmuştu, dün gece de vefat etmiş. Belki kapı komşusu arkadaşım olmasaydı bu kadarından da haberim olmayacaktı. Öğrendiğim diğer şeylerse şimdi beni daha çok üzüyor. Felç olduğunda bakması için üvey oğlu bir kadın bulmuş, kadında eşini ve çocuğunu kaptığı gibi kadının evine yerleşmiş. Kadıncağız orada hastayatadursun bunlar evin badanasını boyasını yaptırmışlar, kapılarına kadar değiştirtmişler, kadının bütün eşyalarını evden çıkartıp kendi eşyalarını yerleştirmişler. Şimdide teyze vefat etti. Eşime gelen ailenin yaptıklarını anlattığımda "Çok geçmez onlar o kadını öldürürler de, hasta bakmaya gelmemiş işgale gelmişler sanki" demişti. Bu sabah teyzenin öldüğünü duyunca bunları düşündüm ve ürperdim. Daha biz ne yapsak da bu duruma engel olsak diye konuşurken herşey olup bitivermiş bile. İçim ezildi bir şey yapamamanın verdiği üzüntüyle. Belki işgalci değil, belki teyzenin ömrü bu kadardı, ama yinede bence hiçkimse ömrünün son günlerinde böyle yabancı kimselerin insafına terkedilmemeli. Allah rahmet eylesin, inşaallah gittiği yerde ebedi saadete kavuşur.

Cuma, Nisan 03, 2009

N.e.g.r.o.

Dün iş yerinden çıkmak üzere son dakikaları sayarken bir arkadaşın oğluna çayın eşliğinde götürdüğümüz Ne.gro'dan ikram ettim. İştahı çok açık çok sevimli bir delikanlı. Neredeyse birçok akşam yaşıyoruz bu ritüeli. (Çok yediğimin bu kaçıncı itirafı) Ancak bu defa çocuk verdiğim bisküviyi elinde evirdi çevirdi bir türlü ağzına götürmedi. M. bak çok lezzetli mmmm bak ben nasıl yiyorum hadi yesene sen de dedikçe çocuğun bisküviye bakışı daha bir enteresanlaştı. Sonra bisküviyi ikiye ayırdı, bir kremalı olan tarafına bir diğer tarafına baktı durdu bisküvinin, sonunda da bir şeye benzetemediği (sanırım) bisküviyi yemedi ve masaya bıraktı. Ardından gayet sakin, tatlı ve olgun bir ses tonuyla bana dönüp başka mama? dedi. Biz arkadaşlarla o anda koptuk tabi. Kerataya bak ya beğenmedi birde başka mama soruyor. Şu çocuklar ne alem.

Bu arada Ne.gro.nun son reklamı da çok güzel değil mi?

Perşembe, Nisan 02, 2009

Çalışmak istemiyorum ya...

Yine bir festival geldi ve ben yine işyerinden izin almam lazım filmleri seçmem lazım diye diye hiçbir şey yapamadan öylece kaldım. Nedir bu her sene üzerime çöken tembellik bilmiyorum. Sonra alelacele bir iki filme ancak bilet alabiliyor ve pürnefes ucundan yetişiyorum festival kervanına. Hayır birde o kadar çok film var ki insanın seçmek için bir gün mesai harcaması lazım. Birde onun seanslarını ayarlaması lazım. Zaten bu gidişle izin de alamayacak gibiyim. Sonuçta bozdur bozdur harca bir iznim yok, iş yerinden ikide bir ben izne çıkıyorum diye ayrılmak gibi bir lüksüm de yok, özellikle de yeni işten ayrılıp başka yere geçen arkadaştan sonra eksik eleman çalışırken. :( Püf...