Perşembe, Ağustos 27, 2009

?

Çok bilinmeyenli bir denklem hayat bazen... Bana dua eder misiniz?

Cuma, Ağustos 21, 2009

Şükürler Olsun

Toksoplasma diye bir mikrop varmış. Çoğunlukla kedi dışkısından insanlara bulaşan ama bununla beraber tam pişmemiş etlerden, hatta sucuk, salam ve çiğ köfteden ve hatta hatta iyi yıkanmamış sebzelerden bile insana geçebilen bir mikrop. Her 100 insandan 25'inde görülebilen ama test yapılmadığı için çoğu insanın bundan habersiz olduğu bir mikrop. Mikrobu bir kere alan bir daha aynı mikropla savaşmak zorunda kalmıyormuş. Yani vücut bağışıklık kazanıyor diğer tabirle. Evet dün öğrendiğim şey sonucun pozitif çıkması ve vücudumda toksoplazma mikrobunun olduğuydu.

Haliyle dünden bugüne hayatım kabusa döndü bir anda. Ne kadar sağlık sitesi varsa dolaştım bütün gün nedir bu diye, bütün arkadaşlarım sağolsunlar seferber oldular, hatta veterinerleri bile aradılar mikrobun sonuçları hakkında bilgi sahibi olmak için. Doktorumu dün iki kez tekrar aradım. Hemen her ihtimale karşılık antibiyotik başlamamız gerektiğini ve ikinci bir test daha yapacaklarını söyledi emin olmak için. Daha ilginç olansa, geçtiğimiz hafta eve kedi almak isteyip doktorumun bu mikroba karşı uyarmasıyla vazgeçmemimizin üzerinden bir hafta bile geçmeden mikrobun bende zaten olduğunu öğrenmemiz oldu. Yani olacakla öleceği çare yokmuş diğer tabirle.

Mikrobun en korkutucu özelliği ise hamile kadınlarda düşüklere ve bebekte ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor olmasıymış. Çok şükür şimdilik bizde böyle bir şey yok tabi ama bunları duymak bile tedirgin ediyor yeterince. Haliyle günüm gecem kabus oldu. Bu kötü durumla bir başıma mücadele etmek ise en kötüsüydü. Sabaha kadar uyumadım desem yeridir. Kedilere elimi bile sürmeyen ben bu mikrobu ancak yiyecek yoluyla kapmış olmalıydım ama nasıl? Sorular sorular sorular... Sorularla beraber sabahı ettim. İkinci testin sonucunu öğrenmek için saatleri saydım ve öğlen sıralarında tekrar doktorumu aradım. Beni o sıcacık gülümsemesi ve büyük bir şefkatle teselli etmesiyle emin ellerde olduğuma bir kere daha kanaat ettim. Testin sonucu hala pozitif ama hastalığı şu anda değil yaklaşık 4 ay önce geçirmiş olduğumu, dolayısıyla şu an için bir tehlike arzetmediğini, hatta hamilelik öncesi bu hastalığı geçirmenin büyük şans olduğunu, çünkü hamilelik sırasında kapılan bu mikrobun büyük tehlike arzettiğini ve benim o tehlikeyi atlattığımı müjdeledi. Yani her şerde bir hayırda varmış. Zaten dün Asunaz arkadaşımda aynı şeyleri bana söylemişti hatta o özellikle kedilerle daha yakın temas kurduğunu böylece bu riskli ortamı bebekten önce halletmek istediğini bile söyledi. Tabi insan o ürkmüş, korkmuş halinde soğuk kanlı ele alamıyor meleseleleri. Ama bugün doktorumda aynı şeyleri gönül rahatlığıyla söyleyince o kadar çok mutlu oldumki. Sonuç itibariyle başlanmış olan antibiyotiği yine de tedbir için kullanmam gerekiyor ama doktorum panik yapacak, tedirgin olacak bir tehlikenin kesinlikle sözkonusu olmadığını söyledi... Çok şükür... Dünden sonra bu haberleri almak tam anlamıyla ilaç gibi geldi.... Dualarınıza, dileklerinize çok teşekür ederim arkadaşlar...

Eflatun Hayaller!


Şu haberde yazdığına göre kalp kırığı efsanesi sadece bir lafı güzaftan ibaret değilmiş, bilakis gerçekmiş.
İllaki bilimsel olmalı her şey, bir yere dayanmalı...
Oysa insan kalbi kırıldığında bilir zaten nasıl acıdığını, hisseder iliklerine kadar...
Fotoğraf bana ait. Parfüm şişesi özel birisinden özel bir hediye, şık çini kutu ise yine bir nikahtan hatıra...
Evdeki deneysel çalışmalarımdan birisi, paylaşmak istedim... İsmini Eflatun Hayaller koymuştum...

Perşembe, Ağustos 20, 2009

Dua Dua

İş yerinde iki gündür yaşadığım stresi ve saçmalıkları sayfalarca yazsam da tam manasıyla anlatabilmiş olamam. Şimdilik hepsini sadece köşeye alıp koyuyorum. Ramazan mübarek ayının başladığı şu günde, ne kadar günaha girdim verdiğim tepkilerle. Oysa arındığımız bir zaman dilimi olmalı bütün günahlardan, hatalardan, yanlışlardan. Buna birde bir süreden bu yana yaşadığım olağanüstü durumu ekleyince psikolojiminin bu yaşadıklarımdan etkilenme dozajını tahmin etmek hiç zor değil. Her anlamda zor bir dönemden geçiyorum. Son olarak öğle saatlerinde aldığım tatsız bir haberle moral düzeyim diplerde. Hayat bir imtihan ve imtihanlar hep basamak basamak... Bazen basamaklar sıklaşıyor, bazen de genişliyor hepsi bu. Mühim olan hepsinden başarıyla çıkabilmek. Bu satırları okuyan bütün dostlarımdan dualarını ve güzel dileklerini esirgememelerini rica ediyorum. Çok yakın zamanda burada çok güzel haberler vermek istiyorum. Ramazan ayının sağanak sağanak yağan bereketinden nasiplenmek istiyorum. Rahmetin de, kahrında hoş demek istiyorum. vs.... :(

Ve son olarak herkese hayırlı bir ramazan geçirmelerini diliyorum.

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Bu Ödül Benim İçin!



Stuven beni ödüllendirmiş, sağolsun. Ben bu blog aktivitelerine hep geç kalırım ama kendimi zorlayayım bu kez bakalım ne çıkacak. Bu ödülün diğer kuralı da diğer 7 blog arkadaşınla bu ödülü paylaşmakmış. Başlıyoruz hadi bakalım.

Koyubeyaz
Asunaz
Öykücü


Kardelen
Mer
Mavi Petunya
Çınar

Ay çok zormuş bunu yapmak. Şimdi geldi sıra kendimle ilgili 7 ilginç şeye.

1- Çok stresli bir yapıya sahibim. Stresli olduğum zamanlarda da hiç çekilmem. Hatta ben bile kendimi çekemem.

2- O kadar çok şeyi aynı anda aynı şiddetle yapmayı isterim ki sonunda hepsinden yılar, yorulur, bıkar ve pes ederim. Örneğin çok iyi yemekler yapmak, çok titiz bir ev hanımı olmak, çok bakımlı bir kadın olmak, çok harika fotoğraflar çekmek, çok iyi bir iş kadını olmak, çok iyi bir eş olmak, çok iyi bir anne olmak gibi... :)

3- Ne hikmetse hayatım hep yokuşları aşmakla geçer, hayatımda hiçbir şey benim için çok kolaylıkla olabilemez. Bunda da vardır bir hayır der geçer giderim ama. Yani ballı tiplerden değilim...

4- İnsanlara çok çabuk inanır ve güvenirim, ne zamanki kazığı yerim o zaman anlarım güvenmemek gerektiğini ama sonra unutur yine inanırım büyük olasılıkla...

5- En sevdiğim yiyecekler hep en çok kilo aldıran şeylerdir genelde. Börek, tatlı, çikolata ve bilumum kalorili yiyecekler. Tabi genel itibariyle sağlıklı beslenmek benim için çok önemli olsa da kimi zamanda dibine vururum yemek konusunda. Ama zeytinyağlılarda kesinlikle yine de vazgeçilmezim.

6- Arkadaşlarımı seçerken farkında olmam pek ama üzerinde durup düşününce ve aradan zaman da geçince anlarımki, doğru seçimler yapmışım hep ve çevremdeki insanlarla çok mutluyum. (Umarım onlarda benimle mutludur) Beni mutsuz edenlerle de zaten yolumu çoktan ayırmışımdır iyi ki...

7-Zekice yazılmış bir senaryo, hayran bırakan bir görsellik, süper bir oyunculuk ve güçlü diyaloglarla örülü bir film onu defalarca izlememe neden olabilir. Ya da bazen basit, amatörce ama çok içten bir duyguyla filme alınmış bir hikaye aklımdan yıllarca çıkmayabilir. Yani önceden kestiremem bir filmi sevip sevemeyeceğimi. Büyüsü olması gerek sadece. İşte öyle bir filmdeki bir cümle, bir mimik, ya da küçük hatta saniyelik bir enstantane beni çok büyük bir hediye almış kadar mutlu edebilir.

Uf ne zormuş ama bitti...

Tom Tykver Filmi Olarak International

Kışın film seyretmek ayrı bir keyif, çekersin üzerine battaniyeni alırsın yanına çayını kahveni, oh ne keyif, o nedenle yaz geldiğinden beri oturup izlediğimiz film sayısı o kadar az ki. Böcük'e hadi film izleyelim dediğim her seferinde de ya isteksiz bir olabilir, ya da sonra cevabını alıyorum. Gerçi benden bu cevaba dünden hazırım. :) Ama geçen iki hafta şeytanın bacağını kırdık ve bir iki film izledik. Bunlardan birisi Ulak, diğeri malesef filmdeki şiddete artık dayanamadığımız için tamamlayamadığımız City of God, diğeri de İnternational filmiydi. Ulak klasik oyuncu kadrosuyla beni çok ittiysede önce, sonradan filmi sevdim. Fantastik bir öykü bence başarılı olarak yansıtılmış beyazperdeye. Kostümler ve o masalsı anlatım çok etkileyiciydi. Final ise çok vurucu.

City of God'a gelince aslında film kendi içinde kurgusu, oyunculuğu ve hikayesiyle çok ilginç ve başarılı. Ama suç üreten bir şehirde yaşayan henüz çocuk olan insanların yaşadığı şiddetin dozu ve gerilim düzeyi aslında bu tür filmleri severek izleyen ama son zamanlarda oldukça hassas bir dönem geçiren benim gibi birisi için fazlaydı. Özellikle 7-8 yaşlarındaki bir çocuğa 4-5 yaşlarındaki bir çocuğu öldürterek rüştünü ispatlamaya zorlayan mafya mantığı sabrımı fazlasıyla zorladı ve malesef filmi yarıda bırakmak zorunda kaldım. O nedenle yapacağım her eleştiri eksik kalacaktır.

Son olarak Clive Owen ve Naomi Wats'ın başrollerini paylaştıkları The International filmini izledik. Daha önce Tom Tykver'ın Koş Lola Koş'unu çok beğenmiş ve kurgusuna bayılmıştım ve bir edebiyat uyarlaması olan Parfüm filmindeki olağanüstü film diline hayran kalmıştım. Belleğimde iz bırakan filmler arasında yer alan iki filmin de yönetmeni olan Tom Tykver aslına bakarsak beni İnternational ile çok şaşırttı. Çünkü oyuncu kadrosunu ve onların performansını bir kenara bırakırsam hikayesiyle ve anlatımıyla bana çok vasat geldi. Bir iki etkileyici aksiyon sahnesi vardı o kadar. Özellikle'de bir Kuzey Avrupa ülkesinin meşhur müzesinde geçen uzun aksiyon sahnesi filmin bana göre tek güzel kısmıydı. Elbette filmi benim için ilginç kılan en önemli ayrıntı filmin son kısmının Türkiye'de geçiyor olması ve Haluk Bilgiler gibi usta bir oyuncunun üstlendiği rol idi. Türkiye çekimlerinde sarı sıcak bir renk gözüme çarptı bu arada. Neden böyle bir renk seçilmişti doğrusu merak ettim. Acaba bu hala doğu ülkesi olarak görülmekle ve oryantalist bir bakış açısından mı kaynaklanıyordu. Birde filmi konu olan silah mafyasının Dünya'daki lideri olarak lanse edilen kişi neden Türk bir işadamı yani Ahmet Sunay idi. Gerçekten de böyle bir gerçeklik olabilir miydi. Tabi silah mafyasının son raundunun Türkiye'de gerçekleşmesi ve filmin Türkiye'de bitmesi de bence çok manidardı. Tom Tykver filmografisi açısından vasat bir filme imza atmış sonuçta bana göre ama bizim için özelikli kılan yanlarına dair soru işaretleri hala bende saklı...

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Hoş Şeyler Bunlar!

Haftanın ilk günü. I ıh, hiç keyfim yok. Hiç olmayacak kedimizin sepetini kaldırdım cumartesi işten eve gidince ilk olarak. Gözüm görmek istemedi. Böcük'te eve gelince hiç sormadı zaten. Öncesinde apartmandaki bir arkadaşımı kısa ziyaret ettim eve girmeden önce. Sonra bir diğer dostum da bana ziyarete geldi. Dün Böcük bütün gün evdeydi. Ben, altın kızlar ve anneleriyle bir önceki hafta Böcükle yaptığımız Haliç sefasını bu kez beraber gerçekleştirdik. Yedik içtik kız kıza sohbet ettik. Harika zaman geçirdik, zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadık bile. Anladımki insan denizden hiç bıkmıyor birde sevdiklerinden... :) Altın kızlarla ne kadar birlikte zaman geçirirsek o kadar bağlanıyoruz birbirimize. Dün ortancası önce onu kucağıma alıp sarılmama itiraz etti, büyümüşmüş artık kucağa gelmezmiş. (okula gidecek bu sene ne de olsa Prenses) ancak ilerleyen saatlerde baktımki kucağımda dolamış kollarını boynuma, keyfi pek yerinde. :) Büyüğü desen tam sanatçı ruhlu, elini nereye dokundursa güzelleştiriyor. Küçüğüne yeni isim bulduk bu arada Böğürtlen, hemen de benimsedi kendileri. :) Öyle işte dün çok güzel geçti. Lakin Böcük eve dönüş için verdiğim saatten sadece 10 dakika geçtiği halde beni arayıp cepten duyuramayınca sesini meraktan deliye dönmüş. Arkadaşımın eşini bile arayıp bizi sormuş. Sonra bunu öğrenip onu aradığım toplam on dakika içinde beni 5 kez aramış ve telefonu açtığında sesi hiç de güzel gelmiyordu. Son derece sinirli ve kızgın. Eve gittiğimde kapıda beni bekliyordu. Çok korktum, araba kazası falan aklıma geldi, kötü kötü şeyler vs... dedi. O dakika barıştık. :)

Son olarak Mormakas'a haftasonu eklediğim çanta ıvır zıvırlarını topladığım minik çantam. Ben yaptım, evet ben yaptım. :)


Cumartesi, Ağustos 15, 2009

Son Durum!

















Gün itibariyle, yeni bir dönemece girdik. Bakalım bizi nasıl günler bekliyor. Bekleyip göreceğiz...

Önceki akşam evimize gelecek yeni üyemiz için hazırlık yapmış ve hayaller kurmuştuk ama bu sabah doktorumun alerji uyarısıyla minik yavru kedimizi evimize daha alamadan vazgeçmek zorunda kaldık. Nerede uyuyacağı nerede oynayacağı, nerede mamasını yiyeceğine bile karar vermiştik oysa Böcük'le... Olmadı, hayırlısı diyelim. İsmini bile vermiştik oysa ki; Heidi. Neden mi, hem dişi hemde yetim bir yavru deyince Böcük hemen Heidi olsun ismi deyivermişti. Bende sevmiş ve tamam demiştim. Ama olmadı işte. Heidi şimdi geçici evinde yeni bir yuva için bekliyor.

Ben de şimdilik yine balkon güzellerimle ve dikiş maceralarımla yetinmeye karar verdim. Böcükse illaki bir üçüncü arkadaş alma peşinde hala. Belki bir kuş belkide bir balık. Bense o hayvanların istekleri dışında kafeslerde akvaryumlarda tutsak edilmelerine çok üzülüyorum hem ticarete alet edilmelerine daha da çok. Kediler, köpekler hiç değilse ev ortamında bile olsalar özgürce hareket edebiliyorlar, ama onlar öyle mi?
Posted by Picasa

Salı, Ağustos 11, 2009

Haliç'te Kahvaltı

Dün gece yine kabuslarla geçti, öyle evhamlı uyumuşumki... Hayır olsun inşaallah. Böcük'ün kardeşinin askerlik yeri belli oldu dün. Bugünde yola çıkıyor. Sonuç biraz üzdü hepimizi, ama herşeyin hayırlısını dilemekten başka çare yok. Allah tez zamanda sağ salim kavuştursun ailesine. Belki bu tarafları düşer şansımıza ve ziyaret ederiz sık sık diyorduk ama kısmet olmadı. Böcük hayli üzgün. Onu çok iyi anlıyorum.

Haftasonu Böcükle kahvaltı keyfimizi Haliç'te yaptık. Hemde ani bir kararla. Mutfağa girmiş mahmur mahmur kahvaltı hazırlarken bir yandan da keşke dışarda yapsak kahvaltıyı diye içimden geçiriyordum sonra sesli dile getirdim bu duygumu ve Böcük hiç itirazsız tamam, hazırlanamalım o zaman dedi. Hepitopu yarım saat içinde çayımız termosumuzda , kahvaltı keklerimiz pişmiş olarak kaplarda ve hatta fırında kekikli patatesimiz bile saklama kabındaydı. Kendi ellerimle yaptığım çilek ve vişne reçellerimizden de minik kaplara koyduktan sonra ve kahvaltıların olmazsa olmazlarınıda ilave ettikten sonra çıktık evden. Kervan yolda düzülür hesabı yol üstündeki manavdan salatalık domateslerimizi ve odunla ekmek pişiren fırından tazecik ekmeğimizi alıp Haliç'te soluğu aldık. Yemyeşil çimenler üzerinde kırmızı beyaz pötikare örtümüzü serdik mi ohhh keyif tamam işte.... Saatlerce orada kaldık. Hiç kalkmak istemedik. Harika bir rüzgar ve yakmayan bir güneş altında kahvaltının keyfini sürdük. Gazetelerimizi okuduk, tatlı tallı sohbet ettik. Eve geldiğimizde saat 4'ü bulmuştu. Neredeyse günü Haliçte bitirmiştik ama değmişti doğrusu. Günün diğer kısmında Böcük bir arkadaşıyla buluşmaya gitti. Ben de acemi terzi maceralarıma devam ettim. Çok önceleri başlayıp yarım bıraktığım köşe koltuğumuz için hazırladığım diktörtgen yastıkları diktim ve doldurdum. Çokta cici oldular fakat sanırım içlerini biraz daha malzeme alıp iyice doldurmam gerek. Bu arada cumartesi akşamı kardeşimin kına gecesinde giymek üzere uzun süredir aradığım elbiseyi nihayet buldum. Elbette moda danışmanım ilan ettiğim dostum N. sayesinde. Aslında yeşil tonlarında bir kıyafet giymeyi düşünmüştüm ama istediğim güzellikte ve fiyatlarda bir şey bulamadım. Bulduklarımda içime sinmedi. Şimdi aldığım elbise ise hem kumaşı çok güzel hem de renk olarak çok sevdim. Kavuniçi renginde ve ipek kumaştan. Tabi elbiseyi tamamlamak için bir iki aksesuar daha satın almam gerek. Bu arada bizim gelin hala ne gelinliğini ne de kınada giyeceği elbisesini beğenip alamadı. Bana ne oluyorsa bir heves alıp duruyorum. Kraldan çok kralcı ben. :) Ne yapayım çok heyecanlıyım. İnsanın kardeşi kaç kere evleniyorki. :)

Fotoğraflar yeni değil ama yine bir Haliç kahvaltı keyfimizden. Yani muadili:)

Cuma, Ağustos 07, 2009

Hayat, Bunu Neden Yapıyorsun?

Beni bugün bu derece yazdıran nedir bilmiyorum, yazdıkça yazasım var. Az önce bir siparişim geldi çok uzaklardan. Çok cici ve faydalı bir şey... Fotoğrafını çekince koyacağım buraya da.

Bu gece bir rüya gördüm. Üniversiteyi kazanmışım. Daha doğrusu belli bir puan almışım ve ek puanla da ilk tercihime girebiliyormuşum. İlk tercihimde Konya Selçuk Üniversitesi Arşiv bölümüymüş. Yani yıllar önce çok istediğim bir bölüm. Sanırım bu katsayı tartışmaları beni fazla etkiledi ki rüyama bile girdi. Böcük'te bana gidersin okursun falan diyor. Ben tabi üçüncü üniversite mi, almayayım iki tane okudum da boyum göğe mi erdi diye umutsuz umutsuz açıklamalar yapıyorum. Bir yandan da içimden içimden acaba gitsem nasıl olur diye sorular sorup, cevaplar veriyorum. O sırada telefona gelen çağrılarla uyanıyorum. Sabahın köründe kim, ne için arar hatta aramaz sadece çağrı atar diye kızıyorum. Hele aranma sebebini duyunca daha da bir kızıyorum. Vakitsiz saatlerde gelen telefonlarla hep kötü haberler almış iki insana bu yapılır mı diyorum. Ama yapılıyor. Ve hayat devam ediyor, film sarıyor....

Bir Efsane Geldi ve Geçti...

Kayda geçmezsem çok üzülürüm. Çok istememe rağmen malesef gidemediğim Leonard Cohen'in iki geceye yayılan konseri sona erdi. Ozan sanatçı İstanbul'a bir şapka çıkardı ve gitti. Malesef bilet fiyatları oldukça yüksekti ama böyle bir efsane içinde herhalde farklısı düşünülemezdi. Türkiye'ye ilk kez gelen Cohen'e (ve belkide son) Harbiye ev sahipliği yaptı. Benimde hesabıma uzaktan uzağa buruk bir mutluluk düştü. Yine de bir teselli olsun diye tık.

Tıpkı Ben!

Bugün işe zor geldim. Hem İstanbul'un dayanılmaz nemi, hem de birden bire nükseden alerjim yüzünden. Kendimi iş yerine zor attım. Hapşurmaktan gözlerimi açamaz oldum. Şimdide kendimi toparlamaya çalışıyor ve canım istemeye istemeye akşam yaptığım kekten yemeye çalışıyorum kahvaltı niyetine. Uzun süredir kahvaltılarım hep sağlıksız zaten. Bazen oluyor hiç üşenmeyip güzel kahvaltılar hazırlıyorum kendime iş yerine getirmek için bazen de böyle, bisküvi kek parçaları ya da poğaça simitlerle geçiştiriyorum. Hiç kendime yakıştıramasamda tembelliğime yeniliyorum. Bugünlerde de öyle, tembel, isteksiz, şevksiz ve enerjisizim.

Ramazana, o mübarek zamanlara çok az kaldı. Ardından bayramdı düğündü derken yoğun bir süreç geçireceğiz. Ardından da kış gelecek kısmetse. Hal böyleyken yazın bu son günlerinin tadını çıkartmak istiyorum, bol bol deniz havası almak, sakin, yeşil köşelerine kaçmak istiyorum şehrin. Hatta mümkünse İstanbul'un yakın yerlerine. Ama işte her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor. Dostların iki üç günlük kaçamak tekliflerine de istemeye istemeye de olsa hayır diyoruz. Oysa o kadar çok istiyorumki evet diyebilmeyi...

Bugün İstanbul bulutlu, yağdı yağacak sağanak. Tıpkı benim gibi...
Fotoğraf yine balkonumdaki güzelliklerden. Minicik gövdesine bakmayıp bana sürpriz yapan Şubat Çiçeğim. Açtığını gördüğüm gün o kadar çok mutlu olmuştum ki...

Salı, Ağustos 04, 2009

Durduğu Yerde Duramayan Blogger


Belki en çok takip edilen değil ama sonunda en çok şablon değiştiren blogger ilan edileceğim sanırım. Böyle bir durduğu yerde durmayan, bir çiçekte soluklanmayan beyaz kelebeklere benzettim kendimi. Neden mi, çünkü bu yaz kelebek fotoğrafı çekeceğim diye helak olurken farkettim ki, hiç konmadan uçan bir kelebek türü varsa o da beyaz kelebekler. En azından ben günlerce takip etmeme rağmen annemin envai çeşit çiçekleri üzerinde uçuşan iki tane beyaz kelebeği malesef bir saniyeliğine bile konarken yakalayamadım. Ya bu kelebeklerin benimle bir alıp vermedikleri vardı ya da benim şanssızlığım, ya da gerçekten beyaz kelebekler hiç konmuyor. Tabi ben bilimsel bir açıklama yapamıyorum sadece tecrübemi yazıyorum. Birde 70'lerde beyaz kebelekler diye bir gurup varmış, mış diyorum hani o yılları bilmiyorum, gencim ya o bakımdan. Yoksa dinledik bizde geriden geriden de olsa şarkılarını... :) Konu yine başka bir yola kayıyor farkındayım, toparlamam lazım evet onu diyordum işte ben de beyaz kelebekler gibi uçuşup duruyorum şablon şablon. Bakalım ne zaman yorulupta duracağım birinde. Şimdi böyle çiçek oldum, hem çiçeğim hem kelebek oh ne ala memleket..... :)
Not. Fotoğraftaki Beşiktaşlı kelebeği babaannemin arka bahçesindeki zeytin ağacının dibinde yakaladım. Ben kelebeğin fotoğrafını çekeceğim diye koşturup dururken babaannemde benim peşimden ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu. Sonunda kelebeği çektim ve ona gösterdim büyük ekranda. Hayranlıkla izledi ve aferin dedi...

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Bugün Böyle

Bir çocuk suya bir taş attı, su bulandı istemeye istemeye...