Pazartesi, Mayıs 31, 2010

:(

İsrail ordu basın sözcüsü, canlı yayında gayet nazik ve iyimser bir şekilde, en az 4 israil askeri var yaralı diyor. Peki hiç silahsız sadece insanı yardım taşıyan bir gemideki insanlar İsrail askerlerini nasıl yaralayabilir.  Ancak şöyle o İsrail akserleri gemiye saat 04:30'da dünyanın gözü önünde, canlı yayında havadan ve karadan gazlı, silahlı ve bombalı olarak saldırır, gemiyi işgal ederse, en az 16 insanı öldürür ve onlarcasını da yaralarsa, işte o sırada yaşanan o saldırıda belki biraz gazdan etkilenip yaralanmış olabilirler.... İşte bu yaşanan tam bir dezenformasyondur, başka da bir şey değil... Çok yazık...

İsrail Sonunda Bunu da Yaptı!

Yaklaşık dört yıldır ambargo altında adeta bir açık cezaevini dönüşen Gazze'ye yardım götürmek üzere yola çıkan ve 50'ye yakın ülkeden insani yardım gönüllüsünün içinde bulunduğu gemiler İsrail ordusu tarafından vuruldu.

İsrail dünyanın gözü önünde uluslararası sulardaki yardım gemilerini vurarak yine uluslararası kuraları tanımadığını ve adeta bir haydut olduğunu bir kere daha kendi eliyle teyit etmiş oldu. Umarım İsrail'in masum insanların üzerine sıktığı bu kurşunlar kendi ayağına sıkılmış birer kurşundur ve umarım bu kurşunlar İsrail için sonun başlangıcı sayılacak kurşunlar olur.

Dualarım insanlık için.... Gazzeliler için ve o gemilerdeki gönüllü onlarca insan için...

Cuma, Mayıs 28, 2010

Dünya meseleleri!

Dün 27 Mayıs'ın 50. yıldönümüydü. Kanlı darbenin üzerinden tam 50 yıl geçmiş. Peki bu 50 yılda bu ülkenin insanları yeterince ders çıkardı mı kendine. Pek sanmıyorum. Yine de en azından kendi adımıza bu utanca artık dur diyebilmek için dün Taksim'de, darbelere "bir daha asla hayır" dedik. İyi de ettik.

Gazze'ye  insani yardım ulaştırmak için Türkiye dahil farklı ülkelerden yola çıkan 9 geminin akıbetini merakla bekliyorum. Dünyanın gözü önünde işlediği katliamlara İsrail bir yenisini daha ekleyecek mi acaba?  Umarım eklemez, umarım bir kere de olsun şaşırtır bizi....

Salı, Mayıs 25, 2010

Hastayım, Pastayım!

Perşembeden beri hastayım. Önce alerjim tetikledi ve beni yerlere vurdu, ardından bir soğuk algınlığı, şimdide strese bağlı baş ve boyun ağrıları ve elbette hassas bağırsak sendromum. Yani birisi bitse bir diğeri peşimi bırakmıyor günlerdir.  Allah sonumu hayretsin ama Böcük iyi dayanıyor nazıma, söylenmeme. Ama bana o kadar iyi bakıyorki insanın iyileşeside gelmiyor bir yandan. Yinede Allah kimseyi sağlıktan ayırmasın, denge bir bozuldu mu yeniden yakalamak çok zor. Ama bütün hastalığıma rağmen tezcanlılığıma yenilerek evde izin yaptığım günlerde de boş durmadım. Hayatımda ilk kez A'dan Z'ye bütün tarifiyle bana ait olan bir kurabiye ve bir çilekli pasta çıkarttım arada.  Detaylarını sonra anlatırım umarım fotoğraflarıyla.

Bu aralar üst üste habire doğum haberleri alıyorum. İkisi kız, birisi erkek bu son haftada doğan bebeklerin. Hepside öyle tatlılarki. Darısı isteyen herkesin başına olsun.

Ve dün  itibariyle nihayet Lost  bitti.  Dizinin finali benim için ve sanırım birçok Lost izleyen için de öyle tam bir hayal kırıklığıydı. Finalde bütün hikaye boyunca oluşan onlarca sorulara cevap bulamamak bir yana şimdiye kadar olan biten herşeyin hepsi bir rüyaydı ve sizlerde ölüsünüze bağlanması tam bir Türk dizisi tadı verdi.  Umarım bir sinema filmiyle ya da finalin finali bir bölümle biraz daha açıklığa kavuşur bu muamma. Ya da aslında Lost bitmese bu final bir şaka olsa ve biz yıllarca daha izlesek hep Lost'u. :) Öylesi bir bağımlılık hali işte aslında. Tabi dizi ekibine artık gına gelmiştir o ayrı.

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Hayatın Tadları

Bir haftasonumuz daha çimlerde top zıplatarak ve birbirinden nefis yiyecekleri tadarak geçti. Haftabaşında dostlardan alınan bebek haberi  ise bu mutluluğu katmerledi...  Hep böyle sürse ne güzel olur.

Bir kere olsun nooolur nooolurr.*

*Yasemin Mori'nin sevdiğim şarkısı  :)

Perşembe, Mayıs 13, 2010

Bazen Söz Biter, Susmak Kalır Sadece Geriye... Ve Şair Konuşur...

aysel git başımdan ben sana göre değilim

ölümüm birden olacak seziyorum

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

aysel git başımdan istemiyorum.


benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

dağıtır gecelerim sarışınlığını

uykularımı uyusan nasıl korkarsın

hiçbir dakikamı yaşayamazsın

aysel git başımdan ben sana göre değilim

benim için kirletme aydınlığını

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.



Islığımı denesen hemen düşürürsün

gözlerim hızlandırır tenhalığını

yanlış şehirlere götürür trenlerim

ya ölmek ustalığını kazanırsın

ya korku biriktirmek yetisini

acılarım iyice bol gelir sana

sevincim bir türlü tutmaz sevincini

aysel git başımdan ben sana göre değilim

ümitsizliğimi olsun anlasana

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.



sevindiğim anda sen üzülürsün

sonbahar uğultusu duymamışsın ki

içinden bir gemi kalkıp gitmemiş

uzak yalnızlık limanlarına

aykırı bir yolcuyum dünya geniş

büyük bir kulak çınlıyor içimdeki

çetrefil yolculuğum kesinleşmiş

sakın başka bir şey getirme aklına

aysel git başımdan ben sana göre değilim

ölümüm birden olacak seziyorum

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

aysel git başımdan seni seviyorum

Attila İlhan

Bazı Sabahlar

Bazı sabahlar kendimi tıpkı bir kaplumbağaya benzetirim. Öyle mecazi bir benzetme değil ama tastamam bir kaplumbağaya bakıyor sanırım kendimi aynada. Yorgun, yaşlı, mutsuz ve bezgin....

Çarşamba, Mayıs 12, 2010

Rondo'nun Kremalısı Varsa, Hayatın Kolajı Var!


Bu aralar hep böyle. Toplu özet halinde geçiyorum. İster iş yeri yoğunluğu deyin, ister hayata yetişememenin verdiği panikle ıskalamama telaşı.

Balkona ektiğim maydanoz ve dereotları büyümekte nazlı nazlı, anne tembihiyle her gün bir miktar sulamaya devam,

Enginar dolmaları artık sezonun sonuna gelmekle beraber hala yapılmaya ve yenmeye devam edilmekte,

Balkonda yetişen çileğin ilk meyveleri keyifle yenmekle beraber yeni  çilekler yolda,

Balkon deyince öyle hemen bitmiyor, sardunyalarım birbiriyle yarışıyor neredeyse, öbür çiçeklerin de onlardan arda kalır tarafı yok,

Dalından erik yeme keyfini bana yaşatan Küçük Çamlıca Korusu bu bahar ve sanırım önümüzdeki baharlarda da gözdem olmaya aday,  bir de o papatyalardan taç yapan eller yok mu?  :)

Cuma, Mayıs 07, 2010

Rüzgar Gibi Geçiyor...



Hafta başdöndürücü bir hızla ilerledi ve Cuma geldi bile. Oysa daha geçen pazar geçirdiğimiz güzellikleri yazamadım bile. Dostlarımızla beraber yaptığımız kahvaltı pikniğini, dallarından erik yediğimiz ağaçları ve taç yaptığımız papatyaları.

Sonra mesai arkadaşımın bir tanesinin işten ayrıldığını ve hatta yerine jet hızıyla birisinin başladığını bile. Sonra balkonumuzdaki çileklerimizin iki tanesinin olgunlaştığını ve Böcük'le sabah sabah mideye gönderdiğimizi, ektiğimiz çimlerin saksılarında boy verdiğini de. 

Sonra evimin yakınında olmasına rağmen benim henüz yeni keşfettiğim pazarı, pazardan aldığım taze enginarları, biberleri, ayşe kadınları, sonra yıllardır görmediğim bir arkadaşımla pazarda ve yanında eşi ve kucağında bebeğiyle karşılaşmamızı ve bir arada yaşadığımız sevinçle şoku.

Okuğudum kitabı başlarda ne kadar sevmesemde sona doğru ne denli büyük bir meraka ve mutluluğa kapılarak okuduğumu,

Akşamları yemek sonrası çöken ağırlığın verdiği tembellikle, Böcük'e "Çayı bugün sen demler misin? senin demlediğin çay sanki daha bir güzel oluyor" diyerek küçük kandırmacalı uyanıklıklarımı,

ve tabi ki bir heves aldığım kumaşlarımın ve keçelerimin haftalar geçmesine rağmen başına oturamadığım için  öylece bekleşen ve içten içe yaşadığım vicdani rahatsızlığımı...

Böcük'ün bana sırf içinden geldiği için yaptığı sürprizle aldığı hediyesini...

Artık telefonla konuşmalarımızın bize yetmediği bugünlerde sürekli köyümü özlediğimi ve gideceğim günün hesaplarını tuttuğumu....

Kısacası bir hafta dememek gerek, bakın neler sığabiliyor içine...

Cumartesi, Mayıs 01, 2010

Ölümsüz Anlar

İçeriği ister mutlluk verici olsun  ister acı veren olsun,  mutlaka herkesin hayatının bir köşesinde bizim için ölümsüz, unutulmaz anlar vardır. Böcük yokken uzun zamandır uzun bir es verdiğim sinema macerama geri döndüm. Bu arada çok şükür sağsalim geldi, kavuştuk. Hazır festivale gidememiş olmanın da verdiği acıyla sarıldım ilk bulduğum hayat kaynağıma. Benim için her zaman çok gişe yapan filmlerden, vizyondaki son filmlerden ziyade kıyıda köşede kalmış yaşama dair küçük ama önemli mesajlar veren, çokça kendimden bir şeyler bulduğum filmler daha önemli olmuştur. Ölümsüz Anlar'da tıpkı böyle bir filmdi.  İsveç yapımı 1900'lü yılların başlarında geçen biteviye bir hayat mücadelesinin anlatıldığı film tam da bugünkü 1 Mayıs kutlamalarının ve yaklaşan anneler gününün arefesinde izlerken beni derinden etkileyen bir yapım oldu.  Film Maria karakterinin 7 çocukla ve alkolik bir kocayla uğraş verirken, bir yandan geçim derdiyle çalışan bir kadın,  diğer yandan  fedakar bir anne eksenindeki mücadele dolu yaşamını anlatıyor...

Filmi benim için ilginç kılan nokta ise filmin ismine de esin kaynağı olan bir fotoğraf makinesinin maria için geçimine katkı sağlayacak gelir getirecek bir obje olmaktan çıkararak hayatının anlamına dönüştüren dönüm noktalarıydı. Satarak borçlarını kapatmayı umduğu makine zaman içinde makineyi satmak için gittiği fotoğrafçının da maddi ve manevi desteğiyle dayanılmaz hayatında tutunacağı bir dal, bir anlam olmuştu. Hayat aslında bu kadar trajik ama aynı zamanda bu kadar da küçük dokunuşlarla mucizelere tanıklık edebileceğimiz bir arena. Maria'nın en umutsuz anında mercekten avucuna yansıyan kelebek işte onun için mucizenin tam kendisiydi. Ben 1 mayısta herkesin hayatında yer alacak küçük mucizeler diliyorum, evde ya da işte ama emeğin bir ucundan tutan herkes için hayatı daha güzel ve anlamlı kılacak...