Pazartesi, Ağustos 30, 2010

Çok yorgunum, bekleme beni kaptan...

Günler ağır aksak ilerliyor...  Bu aralar kendimi çok yorgun ve yaşlanmış hissediyorum. Hakikat payı da yok değil... Sık sık kendimi eskileri hatırlarken ve acı acı gülümserken buluyorum. En çokta köyümüzdeki evimizin önündeki sokak çeşmesinin taşına oturmuş bulutları izlerken ve bulutları bir şeylere benzetmeye çalışırken hatırlıyor ve orada öylece zaman içinde asılı kalmak istiyorum.

Yine de yaşadığı hayatı peşisıra sürüklemek zorunda kalıyor bazen insan ne kadar istemese ne kadar kendinde bu gücü bulamasa da. En yakını sandıklarını en uzağında, olmazsa olmazım sandıklarının boşluğunda buluyor kendini... Boşluk son zamanlarda içimi dolduran en büyük his.. Boşluk, kocaman bir boşluk... Hani hayat bomboş aslında deriz ya, ama benim için sadece hayatın kendisi bomboş değil şu aralar, kelimeler bomboş, insanlar bomboş, bidolu anlam yüklediğim her şey kocaman bir boşluktan ibaret sanki...

Dün yine iftarda misafirlerimiz vardı... Benim için yemekleri hazırlamaktan ziyade kendimi hazırlamak zor oldu bu ev sahipliğine. Yüzüme biraz tebessüm astım, içime biraz aydınlık. Umarım gözlerim ele vermemiştir ama beni. Şirin bir çiftti gelenler, keşke daha öncelerden beri görüşseymişiz dedirttiler bize. Bir nebzede olsa iyi geldiler. Yakında bir de bebek katılacak bu şirin aileye. Yıllar önceden alıp sakladığım bir zıbını hediye ettim annesine cinsiyetini öğrenince bebeğin. Buruk bir sevinç kapladı içimi annenin mutluluğuyla. Bebeğimizin ilk giysisi bu dedi. Sağlıkla doğsun inşaallah...

Fakat geç saate kadar uzanan sohbeti kahveyle taçlandırmak gecenin en büyük hatası oldu bizim için. Gözümüzü bile kırpmadan cin gibi sabahı yaptık. Şimdi orucun ve uykusuzluğun verdiği bir hoşluk var üzerimde, yıkıldım yıkılacağım. Ama kime ne ki... Yıkılan yıkıldığı yerde kalsın... Keşke kalsa...

Taşta oturan kızFotoğrafını Flickr'dan alıntıladım...

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Göksel Baktagir'den nihavent bir eser eşliğinde...

Sayılı günler hızla geçiyor. Kimi zaman biraz daha zor oluyor iftar ve sahur telaşı, halsiz ve yorgunca oluyor insan görevlerini yerine getirirken. Ama içimizdeki o küçük bir çocuğun bayram sabahı mutluluğu hiç eksilmiyor yine de. Sadece koşturmaca sırasında o bazen geciştiriyor olmanın verdiği huzursuzluk, o kadar...

Bugün biraz daha enerjiğim ama neye borçluyum bilemedim, sahurda yediğim gevreğe mi, yoksa  Böcük'le beraber girdiğimiz yeni bir yolun verdiği heyecana mı! Böcük bugün itibariyle işten ayrıldı. Uzun zamandır  istemesine  ve beklemesine rağmen yine de ansızınmış gibi şaşa kaldı.  Kolay değil elbette, kuruluşundan beri içinde olduğu, acı tatlı bir dolu şey yaşadığı, bizim birlikteliğimizle eş zamanlı olarak büyüyüp olgunlaşan bir kurumdan uçma zamanı şimdi.

Kırgınlıklar yok değil elbet ama yine de insan son vedayı güzel yapmak, son noktayı iyilikle koymak istiyor. Uzun sürse de bu yinede istediği gibi bitirmenin verdiği mutluluk ve önündeki kocaman bir soru işaretiyle başbaşa kalmanın tedirginliği var şimdi. Mevla bir kapıyı kapatmadan diğerini açmazmış. İnşaallah güzel kapılar, hakettiği kapılan açılır önünde...

Ramazan'da işle ev arası malum koşturmacalar yüzünden pek davet veremedim bu sene. Davet ettiğim arkadaşlarımda sıcakta evde zor olur dışarda birlikte iftar yapalım deyince geçen hafta 13 kişilik bir iftar pikniği yapıverdik imece usulü. Tadı damağımızda kaldı, inşaallah tekrarını yapabiliriz. Ramazanın bereketiyle yemeklerden taşan bir sofra, çay faslı herşeye bedeldi.  Haftasonu da yine bir aile dostumuzu eşi ve kızlarıyla birlikte evimizde ağırladık. Çok sade ve çok güzel bir akşamdı... Sıcak günlerin ardından iftarın ardından yağan yağmurla daha bir mest olduk... İnşaallah ramazanın kalan kısmı da ilk yarısı kadar güzel ve bereketli geçer. Geçmesi için biraz daha gayret, hepsi o kadar...

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Ramazan Geldi Hoş Geldi

Bir arkadaşım orucu, açım, suzuzum ama alabildiğine heyecanlı ve mutluyum diye tarif etti geçenlerde. Ne kadar içten ve sevimli bir tanım.... 

Ramazan başladı başlayalı çok istememe rağmen iki satır yazamadım. Yinede kutlamak isterim. Herkesin Ramazanı mübarek ve bereketli olsun.

Hem sıcaklar, hem uzun günler hem de yoğun iş temposu birleşince kolay değil elbette bu trafiği yönetmek. Haliyle bol koşturmacalı, yorucu ama tarifsiz mutlulukla geçiyor yine de günler. Bugün orucun 8. günü. Kimi bloglarda iftar sofraları boy gösteriyor, kimilerinde iftar menüleri yayınlanıyor, kimileri orucun tatlı sıkıntılarını yazıyor...  Ama en çok ramazanın gülü güllaç ve yaza özel iftar sofraları konuşuluyor. Tabi uzmanların uyarıları gırla gidiyor bu arada medyada. Ramazanda oruç tutmanın zorluklarını da oruç tutanlardan çok tutmayanlar konuşuyor...  Bir de orucu nelerin bozduğunu... Yani manzara hep bildiğimiz manzara. Belediyeler yine iftar sofrası kurma yarışında bu arada. Hepside rekor denemesi yapıyorlar adeta...

Bizdeyse durum şu, sabahları işe geç gidiyor onun yerine işe gitmeden önce iftar için yemek yapıyorum. İşten gelince de bana sadece sofrayı kurmak kalıyor. Tabi sabah sabah yemek kokuları hem de oruçken pek de hoş olmuyor ama ne yapalım ya sabah ya akşam bu gerçekle yüzyüze kalacağım bir gerçek. Gün boyu ne acıkıyorum ne de susuyorum bu arada, sadece biraz halsizlik, o kadar.  Tabi bunda klimalı ortamda çalışıyor olmanın verdiği rahatlığın payı büyük. Ama işe gidip gelirken bile sıcaktan bunalınca dışarda çalışanların halini düşünüp onlar için sabır diliyorum...

Dün akşam Ç. Duymasın dizisine baktım ilk kez orada da ramazan teması işleniyordu fakat sanki biraz abartılmış mıydı ne, dizinin önceki yıllardaki halini de bildiğimden bu abartılı hassasiyet bana B. Güven'in bir konjonktürel atraksiyonu gibi geldi.  Dolayısıyla da hiç samimi gelmedi... Neyse.

Bu arada beni üzen bir şeyi paylaşmak istiyorum. Ramazan ve sıcakların da etkisiyle trafikte şoförler daha bir dikkatsiz hale geldiler sanırım. Son bir hafta içinde tam üç tane hayvan ölümüne şahit oldum otobanda. O kadar üzücü ki bu.  Tabi başta Pakistan olmak üzere dünya üzerinde  o kadar çok felaketler ve ölümler varken bunu mu buldun üzülecek de diyebilirsiniz ama elimde değil, üstelik de biri birine mani değil.   Ölen insanlara rahmet, ailelerine sabır diliyorum. Doğayı vahşice yok eden zarar veren biz insanların da kalbine biraz daha merhamet ve vicdan diliyorum...

Fotoğraf: Annemin çeyizinden bana kalan bir parça, vintage havası çok hoşuma gidiyor. Şimdilerde banyomda çamaşır makinemin üzerinde örtü olarak kullanıyorum...

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

Tarçından yola çıkarak fıstıklı kurabiye....

Az önce iş yerinde öğle yemeğinde sütlaç vardı ama sütlacı yanlışlıkla tarçına buladığım için yiyemedim. Derken taa lise yıllarıma gittim. Anılar geldi ardından bir bir. Lise'de henüz mutfak maceralarımın başındayken arkadaşımla birlikte yaşadığımız güzel bir anım aklıma geldi. Sanırım lise bir ya da ikiydi. Tarçınlı bir kek yapmıştım ve okula götürmüştüm büyük bir gururla arkadaşımın da fikrini almak için. İşin daha doğrusu ona hava atmak için de olabilir. :)
Tabi o da çok beğendi kekimi ve benden tarifini istedi, ben de büyük bir gururla verdim. Tarifte bir çay kaşığı tarçın olacağı da yazılıydı. Bir iki hafta sonra arkadaşım beni haftasonu evine davet etti ve ben de gittim. Sıra çay faslına gelince bana yaptığı kekten ikram etti, birazda benim kekime karşılık yapılmış bir hareketti bu alttan alta. Fakat kekten bir yudum almamla ağzımı bir acının kaplaması saniyeler sürdü. Sen dedim bu keke ne koydun çok acı olmuş. Zaten üzgün olduğu bir gerçeği yüzüne vurmanın verdiği eziklikle aynı senin verdiğin tarifi göre yaptım ama olmadı bir şeyi eksik ya da fazla koydum sanırım dedi. Sonra birlikte tarifi tekrar elden geçirdik ve benim bir çay kaşığı tarçın cümlemi onun bir çay bardağı tarçın olarak not aldığını farkettik. Benim ağzımdaki acıya reğmen yaşadığım mutluluğu tahmin edersiniz, gençlik işte, küçük başarılar ya da başarısızlıklar nasıl gözümüzde büyürdü o zamanlar... Sanırdık dünyayı yeniden keşfettik ya da kıyameti biz kopardık. Ama öyle değil işte yıllar öğretir bize bunu sadece... Direk çöpü boylayacak bir kek macerası eninde sonunda oysa...

Bir keresinde de nişastalı papatya kurabiye yapma deneyimim vardı fiyaskoyla sonuçlanan. Erkek kardeşimle bütün bir akşam boyu sade ve kakaolu toplar yapmıştık ve papatya şekli vermiştik nişastalı kurabiye hamuruyla. O kadar yorucu bir sürecin sonunda kurabiyeleri tepsiye dizmiş ve fırına vermiştik. (Cidden hamuru yapmak ve şekil vermek bizi çok yormuştu.) Fakat aradan beş dakika bile geçmeden fırında gördügümüz manzara oldukça trajikti. Saatler boyunca yuvarlamaya uğraştığımız kurabiye topları yayılmış ve tepsinin tabanına dümdüz oturmuştu ve ortalarında kakaolu toplar sadece bir renk olarak kalakalmıştı. Onca emeğe mi yansaydım yoksa başarısız olmanın verdiği utanca mı. O gün bugündür nişastalı herşey beni korkutur, zaten o kurabiyeden bir daha da denemedim yanlış hatırlamıyorsam. Böylece erkek kardeşimle ilk ve tek kurabiye maceramızda fiyaskoyla sona ermişti... İşin kötüsü o akşam bir aile ziyaretini de kaçırmıştık illaki evde kalıp kurabiye yapacağız derken. Artık o ne hamaratlık aşkıysa... :)

Söz kekten kurabiyeden açılmışken uzun zamandır paylaşmayı istediğim bir kurabiye tarifim var. Yaptığım zaman fotoğrafını çekmiş ama bir türlü siteye ekleyememiştim. Tarif tamamen doğaçlama olduğu için  bir ismi de yok  tarifin ama ben ona ağızda dağılan fıstık ezmeli kurabiye diyorum. :) Evet aynen okuduğunuz gibi tarif de ismin de gizli aslında. Evde kendi yaptığım fıstık ezmesine, tereyağı ve un karışımını azar azar ekleyerek belli bir kıvama gelmesini sağladım sonra da şekil verip yağlı kağıt serili tepsiye dizerek fırında pişirdim. Şeker katmadım ve sadece fıstık ezmesinin şekeriyle yetindim doğruda yapmışım, tadı ne az ne de çok oldu. Hafif, ağızda eriyen harika bir kurabiye oldu. Yalnız burada fıstık ezmesi tarifi de vermek gerekiyor sanırım. İşte o da tuzsuz yer fıstıklarının ayıklanıp çok az zeytinyağı ve pudra şekeriyle robottan iyice çekilmesiyle elde edilmiştir efendim. Gördüğünüz gibi tariflerde bir ölçü yok hiç. Çünkü bütün bunları yaparken tarifi vermek isteyeceğim bir tarif ortaya çıkabileceğini hesap edememiştim. Alın size işte öngürüsüz bir acemi blogçu ... Yine de korkmayın deneyin derim müthiş bir lezzet, garanti veririm...

Cumartesi, Ağustos 07, 2010

Toplu taşıma uzmanı Ahimsa'nın klimadan çözümü.... :)

Bugünlerde bütün sinirlerim, cinlerim işte onlar her ne ise hepsi tepemde. Yok sinirlenmiyeceğim bu kez diyorum ama olmuyor başaramıyorum. Ya otobüsteki teşhirci kadına ya mağazadaki ilgisiz tok satıcıya, ya şoföre, ya telefondaki IQ'su düşük insanlara ya da Böcük'e illa bir şeylere kızıp duruyorum. Sonra feci bir baş ağrısıyla, şifalı bitkilere, yağlara sarılıyorum medet umarak.

Sıcaklar feci, yurdum cayır cayır yanıyor adeda. Neyseki evimiz bu konuda çok kullanışlı, kışın çok az bir yakıt parasıyla sıcacıktı şimdide klimalı gibi serin.  İş yerinde de klimayı icat edene dua ediyorum her ofise girişimde. Gerçi klimalar  dünyamızın her geçen gün daha da ısınmasına neden oluyor biliyorum ve çok üzülüyorum ama üzerimden ter akarken kendimi klimalı bir ortama atınca da şükretmekten kendimi alamıyorum. Böyle bir kısır döngü işte.

Bu aralar şükrettiğim bir şey daha var ki o da servisler. Bu Allahın sıcağında yoksa her gün otobüs, minibüs, metrobüs şeytan üçgeninde ne yapardım. Hele de temizlik alışkanlıklarının hala yeterince oturmadığı caaanım ülkemde toplu taşıma araçlarına yazın binmek çok feci. Birde bu konuda geçenlerde bir tartışma vardı değil mi, Türkiye'ye gelen bir rock grubu üyesi Türkler kokuyordu falan demiş de baya bir milletcek alınmıştık. Neden gerçeklerin yüzümüze samimice söylenmesi  bu kadar üzer ve kızdırır bizleri. Ve tam tersine çok sevilenler hep yalanlarıyla etrafımızı örenler olur.  

Neyse netice-i kelam evet kardeşim otobüsler feci derecede kokuyor ve toplu taşıma araçlarını tercih etmek istesek bile bu çağdışı balık istifi yolcu taşıma anlayışına envai çeşit kokular da eklenince binesimiz gelmiyor.  Trafik sorunun çözümü bence birazda bu toplu taşıma aralarının medenileşmesinden geçiyor. Biraz daha medeni bir toplum ve medeni bir anlayışa sahip olursak trafik sorunu da zamanla çözülür gibime geliyor. :)

 Bu arada nihayet mutfağımıza masa alabildik diye yazmıştım değil mi? Ve fakat meaalesef o masa takımı İstanbul marşıyla gelip İzmir marşıyla geri gitti. Neden mi? Çünkü satma meraklısı mağaza görevlisi bizi ölçüler konusunda yer ölçülerimizi özellikle belirtmemize rağmen yanılttığı için ve gelen masa bizim istediğimiz masa ile aynı ölçüde olmadığı için mutfağımıza sığdıramadık. Hayır o malum görevli masa eve geldiğinde ve uymadığında geri iade edeceğimizi düşünemedi mi o kısmı bilemedim ama ben aynı gün masa takımını aldığım gibi geri iade etmeyi başardım. Tabi bir sürü telefon trafiği ve ve zaman kaybından sonra... 

Netice itibariyle mutfağımızda masanın yeri hala bir kara delik gibi bomboş... :) Masayı iade almaya gelen adamlar birde espri patlattılar kendilerince "abla bu masa buraya çok iyi olmuş, masada sorun yok da sizin buzdolabı çok tombik onu tıraşlasak biraz" diye, ben de biz onu düşündük zaten de yapmadık diye cevap verdim. :)

Hımm bitmedi tabi bütün bunların üzerine çeyizimden olan tv'miz de bozuldu bizim. İki haftadır kös kös radyo başında pinekliyoruz Böcük'le. Güya dün tamire verdik ama tamir parası yeni bir televizyon parası kadar neredeyse. Biz de madem masa alamadık bari televizyon alalım yeni dedik. Artık nasıl bir mantıksa, ekmek bulamazsan pasta ye der gibi...  Bakalım nasip onda ne macera yaşayacağız. Malum macerasız bir alışverişimiz henüz vaki değil. Çok yolunda giden bir alışveriş süreci yaşayınca artık şaşırıyoruz ikimizde, kesin bir bit yeniği var bu işte diye kıllanıyoruz bile... :)

Fotoğraf, yine arşivden, çilekli yoğurt...

Salı, Ağustos 03, 2010

Bir değil, iki hiç değil...

Üzerinde bir kaç yerinden iğneyle tutturulmuş yeşil bir bez parçasından başka giysisi olmayan ve elinde bir şemsiyeyle Taksim'de oradan oraya koşuşturan adam; cidden ne yapmaya çalıştığın hakkında hiçbir fikrim yok ama ilginçtin doğrusu...

Herkes gecenin bir yarısında evlerine ulaşmak için koşuştururken duraktaki otobüse sırtını vermiş ağır ağır oryantal dans yapan irice bayan; ne yapmaya çalıştığını pek anlayamadım ama yüzündeki ifadeden çok mutlu olduğun belliydi.

Sokak çalgıcılarının harika müzikleri ve ambiyansına kendimizi kaptırdığımız sırada bir anda ortaya çıkan  ve   bembeyaz gelinlik ve damatlıklarıyla meydanda dans etmeye başlayan ve sonra yine geldikleri gibi koştururcasına ortadan kaybolan gelin ve damat; sizin de nereden gelip neredeye kaybolduğunuzu anlamayadım ama günümüze neşe kattınız bu kesin...

Bugünlerde Şebnem Ferah'ın da sıkça dediği gibi "İstiklal Caddesi" özlemişim seni...

Ocimum basilicum

Haftasonu harika insanları ağırladık evimizde, malesef fotoğraf çekesim gelmedi hiç sıcaktan ve koşturmacadan.  Ama o dört güzel insan evimizi samimiyetleriyle ve doğallıklarıyla donattılar iki gün boyunca.  En çokta ailenin en küçük bireyinin  mantarlı kremalı tavuğu beğenmeyip ben kemikli tavuk seviyorum, kemikli hani böyle tutup yiyorsunya, kocaman, Bosna'da var onlardan annem bile alıyor cümleleri beni bitirdi.  Hele hele ertesi sabah sabahın köründe uyanıp bana bak karnımdan ses çıkıyor ses çıkınca benim bir şey yemem gerekiyor deyip karın açlığını gerekçelendirmesi, peki ne yemek istersin  o halde sorusu karşısında mantarsız tavuk demesi beni benden aldı. :)

Yukarıdaki fotoğraflar pazar akşam üzeri yaptığımız taksim ziyaretine, geçen hafta yaptığım  ve Böcük'ün bir günde hepsini bitirdiği fırında şeftali tatlısı ve dünkü iş yerime gelen sürpriz misafirin fesleğenlerine ait.