Pazartesi, Ekim 25, 2010

İki Arada Bir Derede

Yazacak çok şey var, ama ne vakit var ne mecal yazmaya, İstanbul harika bir  sonbahar geçiriyor. Bir de şu trafik keşmekeşi olmasa...

Çarşamba, Ekim 13, 2010

Karışık Kafa İyidir...

Hangi birisinden başlamak gerek bilmiyorum ki. Bir taraf alabildiğine üşengeç ve aamaaaannn dünyayı sen mi kurtaracaksın be seloo kıvamında, bir taraf neredeyse taş devri çağında yaşasaymışız keşke kıvamında. Yetkili merciler ise kulaklarını tıkamış durumda. Taş devrinden asırlarca uzak modern bir hayatta da insan gibi beslenip, insan gibi tüketip, insan gibi yaşamak mümkün olamaz mı oysa? Neden kendi elleriyle kendi sonunu hazırlama konusunda bu kadar hevesli insanoğlu. Gerekçe basit, söylemesi kolay; artan insan neslinin  ihtiyaçlarını karşılamak için üretimin de arttırılması gerekli.

Onun için GDO'lu gıdalara ağırlık verilmeli, melaminli süt tozundan sütler, yoğurtlar, peynirler yapılmalı, hormonla sebzeler hemencecik ve büyük büyük yetiştirilmeli, denizlerdeki zenginlik hemencecik faydaya dönüştürülmeli, varolan yeraltı kaynakları bir gram bile zayii! edilmeden çıkarılıp kullanılmalı, tavuklar çabuk çabuk büyümeli, yumurtalar çifter çifter gelmeli, et üretimi yetersizse ithal edilmeli vs... Mesafeler kısaldıkça, daha küresel bir dünya oldukça daha da çok birbirine benzeyen insan geleneksel yöntemlerden alışkanlıklardan da giderek uzaklaşıyor... Artık bir arkadaşım eve neredeyse hiç normal patates almadığını söylüyordu geçenlerde. Kızartacaksam hazır doğranmışı var, kroket desen o da var, püre yapacaksam o da hazır. Neden vaktimi onlara harcayayım ki diyordu. Kendimi bir anlığına çok demode hissettim. Öyle ya neden vaktini harcayacaktın ki, peki arta kalan o değerli vaktimde başka ne yapıyordum ki bilimsel yeni buluşlar mı elde ediyordum. Yok,  o da değil.

Oysa anneciğimin köyde hala vaktinin büyük kısmı yazın sebze, meyve, ekmek, dikmek, toplamakla geçiyordu, sonbaharı ise kış için reçel, turşu, tarhana yapmakla. Üstelikte bütün bu uğraşına rağmen benden daha dinç ve benden daha mutlu. E peki ben ne yapıyordum bütün o zamanlar boyunca: hiççççç.

Sorular, sorular, sorular. Ardı arkası kesilmeyen sorular. Her şeyi yemeyeceğiz tamam buna karşılık, sağlıklı besleneceğiz, her şeyin en organiğini yiyeceğiz. Her şeyin o en sağlıklı en organik ve en pahalısını almak içinse daha çok çalışacağız zira organik deyince her şeyin ateş pahası olduğu aşikar. Hoş bugünlerde bildiğin domates de markette 4 -5 liradan satılır oldu, gerekçe domates kalmamışmış tarlalarda, aha işte yine o kısır döngü, daha çok insan için daha çok üretim gerekli, bak yeterince yetiştirmeyince fiyatlarda artıyor. Az olan değerli olan pahalı, çok olan ise ucuz amaa...

Yani bir şey hem bol hem sağlıklı hem de ucuz olamaz mı aynı anda...  Ya da tüketim alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirsek tümden. Peki eti ithal etmek, süt için süt tozu ithal etmek yerine,  yerli üreticiler desteklense, bir zamanlar tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişimizin oranları hesaplanırken ve bununla da gelişiyoruz diye öğünürken tarım politikalarımızdaki yanlışları, bir gün bizi eti bile ithal eden ülke durumuna düşüreceğini hesap edemezmiydik. Gelişmiş ama aç, gelişmiş ama her şeyin sunnisini tüketen bir millet olmak çok matah bir şey midir ayrıca. Peki herbirimizin hayatlarıyla birebir ilgili olan bu tüketim kararlarında neden  halkın görüşleri hiçe sayılıyor. Sosyal devlet anlayışı sen düşünme halkım ben senin yerine düşünür karar veririm mi demektir.
Fikir Sahibi Damaklar beni  ve birçok insanı rahatsız etmeye devam ediyor düşünceleri ve çabalarıyla. Ama bu rahatsızlık güzel bir rahatsızlık. Güzel olana yönlendiren, tetikleyen bir rahatsızlık. Umarım bu rahatsız ediş giderek artar ve daha geniş kitleleri de rahatsız eder. O geniş kitleler de karar mercilerini giderek daha fazla rahatsız eder ve o dönüşsüz yola girmeden önce insan gibi yaşamanın da mümkün olduğunu gösterebiliriz dünyaya... Umarım...

Pazartesi, Ekim 11, 2010

Nasıl geçti habersiz


Bugün 7 yılı doldurduk evliliğimizde. Kutlamalar elbette dünden başladı. Saat başı Böcük bana ben ona kutlu olsun, mutlu olsun, nice senelere, nasıl geçti o kadar yıl, ne zaman geçti hiç anlamadık vs. diyerek geceyi yaptık. Hatta bir ara Böcük şimdi sekizinci yıla mı girdik biz, e o zaman inşaallah 80. yıla da birlikte gireriz dedi. Ben de o biraz insan hayatı ortalamasını alırsak zor ama inşaallah 50 ya da 60'ları görürüz dedim gülümseyerek. İnsan hayatı çok trajikomik. Her zaman böyle düşünmüşümdür. Büyük mutlulukların bile arasında küçük de olsa hüzünler, acılar birikir. Hayatın kendisi böyleyken evliliği bundan ayrı tutmak mümkün mü. İşte bu nedenle acısıyla tatlısıyla diyor insan, ama yine de geriye sadece mutluluklar, mutlu hatıralar kalıyor. Dolu dolu geçen bir 7 yıl. Gerçekten de çarçabuk geçti. Hani neredeyse herşey yerli yerine yeni oturmuş gibi. Daha dünmüş gibi birbirimi tanıyıp, aşık olalı. Öyle anlamlı, öyle güzel geçen her gün, her şeye rağmen. Daha ne diyeyim, kelimelere dökmek çok zor, bizim için çok önemli olan bu günde sağlıkla geçecek daha nice 8 yıllar diliyorum.

Cumartesi, Ekim 09, 2010

Türk filmi tadında...

Tamam biraz fazla sulu sepken, tamam biraz fazla Türk filmi tadında ama tam da sonbahar hüznünün gelip içimize oturduğu şu günlerde salı akşamlarımızı daha bir hüzünlü kılmadı mı Öyle Bir Geçer Zaman ki.

Bütün oyunculuklar iyi de hele o evin iki oğlu, Mete ve Osman'ın oyunculuğu beni resmen ekran başına kilitliyor.

 'O an anladım ki benim yengem hiç çocuk olmamış, annesinden büyük olarak doğmuş, hiç içinde bir masalı olmamış'

Oyunculuklar kadar senaryo ve diyaloglar da başarılı. Bir dönem yapımının dizi hızında ekrana taşındığını gözönüne alırsak da az buçuk göze batan teknik hataları görmezden gelince ekrana iyi bir seyirlik çıkmış. Bu kış bana sadece bu dizi bile yeter...

Keyifle izliyoruz, ailecek... :)

Çarşamba, Ekim 06, 2010

Biraz Oradan, Biraz Buradan...

Bu sabah yine üç grisini ile güne başladım. Pek de sağlıklı gelmiyor kulağa farkındayım ama fazla bir iki kilomu vermemin başka çaresi var mı? Öğlenleri ekmeksiz ve makarna pilavsız geçirmeye çalışıyorum, akşamları da öyle, tatlıyı da alabildiğine azalltım. Benim diyet dediğim şey üç aşağı beş yukarı böyle. Gerçi haftasonu tam da düşündüğüm gibi ufaktan bir sarsıntı geçirdi benim diyet meselesi ama yine de çok da fena sayılmazdı. Haftasonu canım kardeşim ve eşi bizdeydiler çünkü. 

Bol koşuşturmacalı ama güzel bir haftasonuydu. İstanbul da şanslarına felaket gibi hava durumu senaryolarına karşı çok güzeldi. En azından çok az yağmur yağdı ve harika bir sonbahar havası hakimdi İstanbula. Onlar bol bol gezip İstanbul'un tadını çıkardılar biz de işimiz elverdiğince onlara katıldık. Kardeşimi tam üç yıl aradan sonra yeniden İstanbul'da ağırlamak harika bir duyguydu. İnşaallah artık bu kadar ara vermez ziyaretlerine çünkü çok özlüyorum. Bu arada Pazar günü bütün o koşuşturma sırasında Böcük te nihayet böbrek taşını düşürdü. Çok şükür bir badireyi daha atlattık. Umarım bu bir daha tekrarlanmaz. Allah kimsenin başına vermesin çok kötü bir sancı...

Bu akşam bir arkadaşımın kına gecesi var. Hava böyle serince olunca giyecek sorunu çıkıverdi ortaya yine hiç de istemediğim bir anda. Dün Asunazla çıkıp kıyafet baktık iş çıkışı. Her zamanki gibi ona niyetle çıktık aslında daha çok ve yine herzamanki gibi bana bir şey alıp döndük. Asunaz bu durumdan hiç hoşlanmadı elbette. Aslında mesele benim çabuk beğenip karar vermem onun da ince eleyip sık dokumasıyla ilgili. Yoksa kıyafet aynı kıyafet işte. Kıyafet koşturmacasının tam ortasında Böcük'ün bilmemkimlere çaya davetliyiz demesiyle yine yollara döküldüm. Üç vesaitten sonra saat 21:00 civarında ancak evdeydik ve saat 22:00'ye gelirken biz artık akşam oturmasına değil gece oturmasına gitmiş olduk çaya davet eden dostlarırımıza. Allahtan evleri 5 dakika uzaklıkta ya birde uzakta otursaydılar. Dünkü yorucu günün ardından bugün kendimi zor attım işe. Yorgun olmama rağmen  heyecanlıyım. Bu akşam güzel bir  kına parti bizi bekliyor gibi görünüyor. Allah mesut etsin şimdiden...

Cuma, Ekim 01, 2010

Diyette 4. gün

Sabah iki grisini, salatalık, domates ve çok az peynir yedim. Sabahları iyi gidiyor zaten genelde, gün boyu çok açlıkta hissetmiyorum. Zaten esasında benim gözüm aç ki, dün akşam çorba salata ikilisinin yanına iki kaşık mantı ve biraz kazandibi karıştı. :( Beraberinde de tıpkı ramazandaki orucum bozuldu mu ki sorusuna benzer bir soru işareti ve vicdan azabı gelip oturdu içime. :)

Hele haftasonu gelecek misafirlerim beni hem mutluluktan havaya uçuruyor hem de onlara yapacağım nefis mamaları gördükçe nasıl kendimi tutacağım endişesi içime hafakanlar bastırıyor. Burada Böcük'e çok görev düşüyor. Umarım kazasız belasız atlatabilirim.

Bu arada cumartesi  bir arkadaşımın daha nikahı var. Önce memlekette düğün yapıp sonra burada nikah yapmayı uygun bulmuşlar ama gelirken yolda ciddi bir kaza geçirmişler. Dün aldım haberi. Allah'tan can kaybı yok ama yaralılar var. Allah korumuş hepsini.

Sevgili günlük şimdilik bu kadar. İş güç beni bekliyor ne de olsa...  Haftasonuna tamamlanması gereken daha birdolu iş beni bekliyor... Bye.